1. YAZARLAR

  2. Niyazi Pakyürek

  3. Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahati
Niyazi Pakyürek

Niyazi Pakyürek

Yazarın Tüm Yazıları >

Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahati

A+A-

Sultan Abdülaziz 1867’de Fransa’ya, ardından Londra, Brüksel, Viyana ve Budapeşte’ye gider. Bu seyahat 21 Haziran- 7 Ağustos tarihleri arasında kırk yedi gün sürmüştür.

Abdülaziz, Fransa İmparatoru III. Napolyon, İngiliz Kraliçesi Viktorya, Belçika Kralı II. Leopold, Prusya Kralı I. Wilhelm, Avusturya Macaristan İmparatoru Francois Joseph ve diğer yetkililerle görüşür. Abdülaziz Avrupa’ya giden ilk Osmanlı padişahıdır. Yanında Veliahd şehzade V. Murad ve şehzade II. Abdülhamid var. Paris’e trenle gidilir.

3 Temmuz 1867 tarihli Le Figaro gazetesine göre “Paris ahalisi iki ayrı sınıfa bölünmüştü: Sultanı görenler ve göremeyenler.” Sultan gittiği her yerde ilgi odağıdır. Osmanlı kıyafetleri nezih ve hususidir. Fakat Parisliler pek bir özelliği olmayan kıyafetleri içinde rahat görünmektedirler. Elysee Sarayı’nda kalır. Saray etkileyicidir. Fakat bir sahne onları mahzun eder: “Sarayın bahçesinde mevzi tutmuş Fransız müstemleke askerleri içinde Cezayir taburunu görürler. Üç yüz sene bizim olan Barbaros Hayreddin’nin diyarının evlatları, şimdi eski hakanlarını başka bir devletin silahları elinde başka bir devletin üniformasıyla selamlıyordu” der Ömer Faiz Efendi.

Sultan Paris’te gördüğü ilgiyi Londra’da da görür. İngiliz Kraliçesi Viktorya tarafından karşılanan Sultan, Buchingham Sarayı’nda kalır. Kraliçe’nin verdiği resepsiyonlara katılır. Konsere gider. Meşhur olan bir rivayete göre resepsiyonda nezaketi, yakışıklılığı ve mükemmel Fransızcasıyla dikkat çeken Veliahd Murat Efendi ile yakından ilgilenen İngiliz Kraliçesi, onu bir İngiliz prensesiyle evlendirmek ister. Dışişleri Bakanı Fuad Paşa konuyu Sultana aktarır, ama derhal menfi cevap alır.

Abdülaziz’in Avrupa seyahati, Osmanlı zihin dünyasının Batı’ya yöneldiği bir dönemde yapılmıştı. Kendi geleneğinin farkında, tarihiyle gurur duyan, ama mevcut durumun kötü olduğunu gören Osmanlı aydınlarının, tarih, gelenek, modernlik, millilik ve Batıcılık sorunları karşısında bocalaması kaçınılmazdı. Batı’yı romantize eden Batıcılar, Müslüman kimliğini ve İslam birliğini önceleyen İslamcılar, etno-medeniyetçi bir ideoloji kurmaya çalışan Türkçüler ve bu ana akımlar arasında gidip gelen aydınlar, gelenek ile modernlik, İslam ile Batı, Osmanlı ile Avrupa sorunsallarına bigane kalacak durumda değillerdi.

Medeniyet ile modernite ve teknoloji arasında kurulan ilişki, her iki kavramın da Aydınlanma sonrası Batı düşüncesinde ve giderek Batılı olmayan toplumlarda yeni anlamlar kazanmalarına yol açmış ve “medeni olmak”la “modern olmak” eşanlamlı hale gelmiştir. Yaygın kanaate göre, medeniyete ulaşmanın yolu modernleşmeden ve Batılılaşmaktan geçmektedir. 19. yüzyıl Osmanlı düşüncesinde Avrupa merkezci bir bağlamda kullanılmış ve medeniliğin ölçütü genellikle Tanzimat reformları sırasında ortaya çıkan ve aydın zümre arasında yaygınlık kazanan “vulgar Batılılaşma” olarak tanımlanmıştır. Ahmet Mithat Paşa 1912 yılında” Ya garblılaşırız ya da mahvoluruz” derken Abdullah Cevdet, Batılılaşma konusunda daha radikal bir tavır sergiliyordu: “Bir ikinci medeniyet yoktur; medeniyet Avrupa medeniyetidir, bunu gülü ile dikeni ile isticlab etmek mecburidir. Vulgar modernizminin en çarpıcı örnekleri, “sosyete hayatı” olarak revaç bulacak olan yaşam biçiminin Batılılaşma, Osmanlı aydınları arasında yaygınlık kazanması ve modernliğin göstergelerinden biri haline gelmesidir. İngiliz seyyah A.Slade 1829’da Blonde gemisinde verilen bir baloya katılan Türklerin “medeni tutumu” hakkında şu gözlemde bulunur: “Birkaç saat içerisinde medeniyet yolunda üç büyük adım attılar. Kadınlarla dans ettiler, alenen içki içtiler ve kumar oynadılar.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.