İnan, yazısında şu ifadeleri kullandı:
Bu hafta sizlere faşizmin doğrudan zulmüne uğramış, Primo Levi’nin başyapıtı “Bunlar da mı İnsan” kitabını yazacağım.
Aslında bu yazıyı, ABD Başkanı Trump’un, Barack ve Michelle Obama’yı yapay zeka ile ürettirdiği maymuna dönüştürülmüş videoyu izlediğimde yazacaktım.
Bu videonun anlamı kendisinin üst insan, bazılarının da alt insan olduğu hatta bir hayvana indirgenliği mesajı verme çabasıydı bay Trump’un… Bugün yaşadıklarımızı daha iyi anlamamızı sağlayacak kitaba döneyim.
Levi’de kitabında bunu anlatır. Artık insan yoktur. İsmini silerler. Koluna vurdukları bir damga ile sadece bir numarasın. İnsan olarak yoksun bir rakamsın sadece… Nazi Kampı böyle bir yer.
Primo Levi, İtalya’nın Torino kentinde küçük Yahudi cemaati içinde büyür. Torino Üniversitesi’nde Kimya öğrenimi görür. Kimya öğrenimi Nazi kampının son günlerinde çok işine yarayacak, bu kitabın notlarının büyük bir bölümünü o dönemde tutacaktır.
Levi, “Kitapta anlatılan hiçbir olayın kurmaca olmadığını belirtmeyi gereksiz buluyorum” der kitaba yazdığı önsözün sonunda.
İkinci Dünya Savaşı başlayınca, kendi ifadesince soyut, ölçülü bir devrimci ruha sahip bir kişiliği olduğundan, Kuzey İtalya’da faşizme karşı direnen Giustizia e Liberta (Adalet ve Özgürlük hareketi)’ya katılır.
İtalyan Yahudisi kimliğini saklama gereği duymaz. İşte bundan dolayı da önce Fossoli’deki kampa götürülür. Daha sonra beraberindeki altı yüz elli kişiyle filmlere konu olan o meşhur, Polonya’daki Auschwitz kampına gönderilir. Yirmi dört yaşındadır Levi.
Auschwitz kampına gönderilen 650 kişiden hayatta kalmayı başaran yirmi kişiden biri olur.
Levi’nin Bunlar da mı İnsan?, kitabını okurken her bir sayfasında anlatılanlar, insanı nefessiz bırakıyor, adeta boğuyor. “Bu kadar zalim, bu kadar acımasız olabilir mi insan?” diyorsunuz.
Yoklama sırasında eksik olan bir kişi varsa, bundan dolayı on kişi kurşuna diziliyor. Kamplardan kaçma girişiminde bulunan biri tüm kampı dolduran esirlerin önünde idam ediliyor.
Bunun yanında kaçmaya kalkanların yakın arkadaşları da öldürülüyor.
Kamplardan kaçmaya kalkanları yakalayan Nazi Askerleri, izinle ödüllendiriliyor.
Çoğu kötü niyetli asker, kaçmaya kalkışmasa bile, sırf izin almak için birini kaçacaktı diye öldürmekten çekinmiyor.
Soğuk, hastalık ve açlık kampta yaşayanların en büyük sorunu… Gün bunlarla baş edebilmekle geçiyor. Çoğu da soğuğa, açlığa dayanamayıp ölüyor.
Bir tas çorba ve bir küçük dilim ekmek için insanlıktan çıkan insanların da hikayesi anlatılıyor.
* * *
20.yüzyılın ilk büyük uluslar arası çatışması Birinci Dünya Savaşı’dır. Bir kayıt tutulmamasına rağmen 8,5 milyon askerin öldüğü kabul ediliyor. 21 milyon insanda yaralanmış bu savaşta.
Burdan hiç ders çıkarmayan dünya ülke yöneticileri, yirmi yıl sonra daha büyük bir çatışmaya giriyor.
1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan İkinci Dünya Savaşı 2 Eylül 1945’te, Japonya’nın resmi teslimiyetiyle sona erdi.
6 yıl süren İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en ölümcül, en utanç verici çatışmasıdır. Kayıtlara göre 60 ile 85 milyon arasında insanın hayatını kaybetmesine malolmuştur.
Bu ölümlerin 50 – 55 milyonu sivil halk, 21 – 25 milyonu ise askerdir. En çok insan kaybını Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Çin vermiştir.
* * *
Belleğime kazınmış bir Çin Atasözü var.
“Neden birbirimizi öldürüyoruz ki, biraz beklesek zaten kendiliğimizden öleceğiz.”
Emperyalist, faşist ve teokratik zalimlerin beklemeye tahammülü yok.
Durmuyorlar, doymuyorlar insan öldürmeye!..
ABD – İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı birinci ayını doldurdu bugün.
Durmadan patlayan silahlar, bombalar, füzeler, İha’lar, Siha’lar dünyayı ateşe verdi.
Kim bilir kaç insan öldü,
Kaç insan yerinden yurdundan oldu.
Kaç insanın hayalleri yarım kaldı.
Savaşın iğrençliğini, acımasızlığını yazan onca kitap, yapılan onca film, barış örgütlerinin çabası zalimleri durdurmaya yetmedi. Yetmiyor…
Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bir daha böyle acılar yaşanmasın diye uluslararası kurumlar oluşturuldu. Dünyayı daha iyi daha yaşanabilir kılmak için.
Bunların en başında da savaşın hemen bitiminde 1945’te, Birleşmiş Milletler Teşkilatı geliyor. Bu teşkilatın amacı; dünyada barış ve güvenliği sağlamak, insan haklarını korumak ve devletlerarası ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliğini teşvik etmek olarak belirlendi.
Bir yanda kendini dünyanın jandarması, egemeni olduğunu söyleyen ABD Başkanı, faşist İsrail yönetimi öbür yanda kendi yurttaşlarını acımadan öldürmekten çekinmeyen İran’ın molla yönetimi zaten dengesiz olan dünyayı elbirliği ile daha da kötüleştirdiler.
Geçmişten, uzak geçmişten bir ses, bugünü anlatmış. Kimse duymasa da o sesi, tarihin kayıtlarına geçen bir ses.
Kelimelere şöyle dökmüş sesini Nazım Hikmet…
Alt tarafı çiçek koklayıp,
bir hayvan sahiplenip,
birkaç insan tanıyıp,
sevip gidecektik bu dünyadan.
Nasıl kötü bir zamana
Denk geldi ömrümüz…
Olay Medya İcra Kurulu Başkanı Mehmet Ali İnan’ın yazısının tamamı için tıklayın…