Olay Gazetesi Bursa

Pirinç tarlasından öğretmenliğe

95 yaşındaki eğitimci yazar Faik Acar, pirinç tarlasından öğretmenliğe uzanan hayatına pek çok kitap sığdırdı. Köy Enstitüsü mezunu Acar, “Enstitülerin açılmasıyla Türkiye, kısa sürede uygarlık yolunda ilerledi” diyor.

RABİA DENİZ 

‘Türkiye’de öyle bir mektep açılmalı ki, parası olmayan herkes ve köylü çocukları, babasının evindeki ekmek teknesine ekmek almaya gider gibi o mektebe gitmeli ve okumalı.’

17 Nisan 1940’ta İsmet İnönü himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla okulsuz ve öğretmensiz Anadolu’da tamamiyle Türkiye’ye özgü bir eğitim modeli, bu amaçla ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin dağlarında ve en ücra köşelerinde kendi kendine açıp solan bir tek çiçek bırakmamak üzere kurulan enstitüler, eşi benzeri olmayan bir eğitim modeli olarak geçmişte kalsa da, eğitimcilerin anılarında yaşıyor. 

Onlardan biri olan eğitimci, araştırmacı yazar Faik Acar, Köy Enstitüleri’nin ikinci yıl mezunlarından. 1922 yılında Selanik Vodina’da doğdu. 1924 yılındaki Mübadele Anlaşması ile Türkiye’ye gelen ailesi Orhangazi’nin Yenigürle Köyü’ne yerleştirildi. 1935’te ilkokulu bitirdikten sonra babasının okumasına izin vermediği Acar, beş yıl çiftçilik yaptı. 1 Aralık 1939’da Arifiye Köy Enstitüsü’ne girdi. 1944-1945 öğretim yılı sonunda mezun olarak, kendi köyünde öğretmenliğe başladı. Şimdilerde ise hasta yatağında o dünyada eşi benzeri olmayan bir eğitim modelini gençlere anlatıyor 95 yaşındaki eğitim çınarı… 

Pek çok kitabı da yayımlanan Acar’la kuruluşunun üzerinden tam 77 yıl sonra bile özlenilen Köy Enstitüleri’ni konuştuk. Acar, yalnızca 14 yıl açık kalabilen okulların kapılarına kilit vurulsa bile o ruhu tamamen yok etmelerinin mümkün olmadığını savunuyor. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, yokluk ve yoksullukla boğuşan Anadolu’da enstitülerin açılmasıyla birlikte tarımda, sanatta, zanaatta ve sağlık alanında Türkiye’nin kısa sürede uygarlık yolunda ilerlediğini vurguluyor.

“BABAM OKUMAMI İSTEMEDİ”…

Pirinç tarlasından öğretmenliğe uzanan hayatının dönüm noktasını şu sözlerle anlatıyor Faik Acar:

“Köyümüzün içinde bakkaliyesi olan Raşit Egel adında bir yakınımız beni askeri sınava soktu. Kazandığım halde babam karşı çıktı. 1935 yılından 1939’a kadar günde 2,5 dönüm tarla sürüyordum. Pazartesi günleri Orhangazi’de, salı Gemlik’te, cuma da yukarı Sölöz’de pirinç satıyordum. Zamanın ilköğretim müdürü Şeref Önenç, benim çeltiğime gelip el attı. ‘Beni nereden tanıyorsun?’ dedi. ‘İlkokul imtihanlarından tanıyorum sizi’ dedim. Kaç yaşında olduğumu sordu. 17 yaşındaydım. ‘Öğretmen olmak ister misin?’ diye sordu. ‘İsterim tabii’ dedim. Öğleden sonra mektebe gittim. Bir tek soru sormuştu öğretmenlikle ilgili. Neden öğretmen olmak istiyorsun? Soğuk ter attım. ‘Ben, okur da öğretmen olursam, Türk çocuklarını, Türk milletine yakışır şekilde okutacağım’ dedim. 22 gün sonra haber geldi. Kabul edilmiştim. Evrakı imzaladım, o sevinçle eve gittim. Anneme okumak istediğimi, babam izin vermezse kaçacağımı söyledim. Köy Enstitüleri’nde iş ve eğitim birbirini tamamlıyordu. Günümüzün yarısı eğitimse yarısı uygulamayla, işle geçiyordu. Herkes ağaç diker, toprağa tohum eker, arıcılık, balıkçılık kısacası hayvancılığı öğrenirdi. Bilimin yanı sıra sanatla da uğraşırlardı. Herkes enstrüman çalardı. Öğrendiklerini hayata geçirir ve yeni nesilleri de yetiştirecek altyapıda olurlardı.”