Olay Gazetesi Bursa

‘Roman karakteri etkin olmalı’

Kitapları ve besteleriyle dünyaca tanınan sanatçı Zülfü Livaneli, günümüz roman karakterlerinin diğer yüzyıllara göre etkin olmadığını düşünüyor.

DİLEK ATLI

Besteleri kadar romanlarıyla da adından söz ettiren bir isim Zülfü Livaneli. Binlerce okurun ilgiyle kitaplarını okuduğu Livaneli’yle sanat anlayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

İsminizin önüne romancı, besteci, siyasetçi, köşe yazarı, senarist, yönetmen gibi birçok taktim koyabiliriz. Ama siz, en çok ‘halk insanı’ sözünü sevip kullanıyorsunuz. Neden?

 

Dediğiniz çok doğru. Halk insanı olarak kendimi tanımlıyorum. Ben, halktan aldıklarımı halkla birlikte tekrar yoğuran bir insanım. Hem ezgilerimde, hem de kitaplarım da. Elbette bu topraklarda doğup büyüdüğüm için buranın ses sistemi benim kromozomlarımda, kanımda dolaşıyor. Ama ben bunları tekrar etmek yerine, bu ses sistemleri üzerine yeni besteler yaptım, şiirler yazdım. Başka şairlerin eserlerini besteledim. Bu nedenle parçalarım yıllardır söylenmeye, dinlenmeye devam ediyor. Halk türküleri olarak kabul ediliyor. Aşık Veysel, Karacaoğlan gibi benim de birkaç parçam halkın mayasına, harcına karışmış. Örneğin, Leylim Ley parçam Balkanlar’da, Özbekistan’da, Asya’da da söyleniyor. Düğünlerde çalınıyor. Her halk bu bestesinin kendisinin olduğunu iddia ediyor. Bunlar, güzel şeyler elbette.

 

MÜZİK FİLMİN ÖNÜNE GEÇMEMELİ…

Film müziklerinizi de kendiniz yapıyorsunuz. Yönetmenlik, senaristlik ve müzikler kombinasyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Aslında müziğin filmin önüne geçmemesi gerekir. Bir film, yönetmenin isteklerini yerine getirmek için bir araya gelen insanlardan oluşur. Yani, kameraman yönetmenin kafasındaki görüntüyü geçmek için oradadır. Müzisyen onun istediği müziği yapar. Onun dünyasına yaklaşmaya çalışır. Örneğin, Sürü ve Yol filmlerinde ben, Yılmaz Güney’in kafasındaki dünyayı müzikle yaratmaya çalıştım. 40’a yakın film müziği yaptım. Dünyada bu müzik anlayışı değişti zaten. Daha efektler kullanılıyor. Müziksiz filmler de var. Gayet iddialılar. Ama bir sahnenin duygusunu güçlendirmek için yapılan müzikten hoşlanmıyorum.

 

Son romanınız Konstantiniyye Oteli’nde toplumsal bakış açısı son derece yoğunluklu hissediliyor. Bu diğer romanlardan farkı diyebilir miyiz?

 

İçerden ve dışardan bakış diyebiliriz. Toplumsal boyutu var ama her kişinin psikolojisine de değiniyor. Oradaki garsonların, işadamlarının, kadınların… Hem psikolojik, hem de toplumsal bir roman diyebiliriz. Her ikisi de var.

 

İlk kitabınız Arafatta Bir Çocuk bir öykü kitabı. Daha sonra hep romanlarınızı okuduk. Sizden yeniden bir öykü kitabı okuyabilecek miyiz?

 

Olabilir. Uzun bir öykü yazdım. Birkaç kısa öykü de var. Yakında böyle bir şey olacak herhalde.

‘İnsan yaratmak yazar için çok zor’

 

19. ve 20. yüzyıl edebiyat eserlerinin bu kadar çok okunmasını ve değerli olmasını karakterlere bağlıyorsunuz. Bir romanın karakterleri, bu yüzyılda iyi okunmak için hangi özelliklere sahip olmalıdır?

 

Karakterler etkin olmalıdır. Don Kişot, Madam Bovary, Anna Karenina, Raskolnikov gibi roman karakterleri neredeyse bize bir arkadaş kadar yakın ve bildik geliyorsa bu romanlar başarılıdır. Çünkü bu romanlar, bir ya da birden fazla insan yaratmış oluyorlar. Ama her roman bunu yapamıyor. İnsan yaratmak bir yazar için çok zor bir şey.