Olay Gazetesi Bursa

Dirilişin sur sesi: “Semerkant’ın Batık Dizeleri”

  Ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz…   Hazineler ve sırlar yerin altında yatıyor, yerin üstünde ise otlaklar var. Bir gün her şeyi açıp, evleri ve sokakları topraktan çıkarmak gerekecek. Semerkant işte o zaman, “kurtarılınca” bize hikâyesini anlatabilecek… Atlantik’in dibinde bir kitap var. Anlatacağım işte onun öyküsü… Bilirsiniz her efsanevi nesnenin arkasında müthiş bir […]

 

Ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz…

 

Hazineler ve sırlar yerin altında yatıyor, yerin üstünde ise otlaklar var. Bir gün her şeyi açıp, evleri ve sokakları topraktan çıkarmak gerekecek. Semerkant işte o zaman, “kurtarılınca” bize hikâyesini anlatabilecek…

Atlantik’in dibinde bir kitap var. Anlatacağım işte onun öyküsü…

Bilirsiniz her efsanevi nesnenin arkasında müthiş bir hikâye vardır. İşte bugün Lübnan’lı yazar “Amin Maalouf”un “Semerkant” romanından yola çıkarak sadece bir kitabın değil, kaybetmiş olduğumuz koca bir medeniyetin peşine düşeceğiz. Zamanın ve coğrafyanın ötesine geçen doğunun bilgeliğini, batının keşfetme tutkusuyla harmanlayan Semerkant’ın izini süreceğiz.

Semerkant sadece bir aşk hikâyesi ya da tarihi bir macera değil. Büyük şair, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam’ın efsanevi “Rubaiyat”ının izinde bir el yazmasının 1000 yıllık serüvenini anlatan nefes kesici bir yolculuk.

Amin Maalouf 1949 doğumlu Lübnan asıllı Fransız bir yazar. Gazetecilik kökeninden gelen Maalouf tarihle kurguyu ustaca birleştirmesiyle tanınıyor. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen, “Prix Goncourt” gibi prestijli ödülleri kazanan önemli bir isim.

Semerkant, 1988 yılında yayımlanmış ve Maalouf’un uluslararası alanda tanınmasında büyük rol oynamış bir eser. Hikâye tarihsel figürleri ve olayları kendi özgün kurgusuyla yeniden yorumlayarak okuyucuya zengin bir kültürel ve entelektüel deneyim sunuyor. Bu eser Maalouf’un Doğu ve Batı arasındaki köprüleri kurma arayışının da en güzel örneklerinden birini oluşturur.

 

Zira bu köprü, aynı zamanda Türkiye özelinde kaybettiğimiz, Maalouf’un tabiriyle “feodalite”nin yıktığı bir köprü… Zira günümüzde hala “feodalite”, Doğu’nun halklarını ezmeye ve onların özgürlük çığlıklarını boğmaya devam ediyor…

 

Hikâyemiz 1072’de Semerkant’ta başlıyor.

 

Bizans seferinden dönen Alparslan’ın gözü “Acemler”in(Bugünkü İran) en güzel kentleri olan Buhara, İsfahan ve Semerkant’tadır.Alparslan, İran sultanı Nasır Han’ın kızıyla evlidir ve kendi kızı da Nasır Han’ın karısıdır. Nitekim Semerkantseferine çıkar ancak sefer yolundaki bir kalede direniş gösterenlerin komutanı Harzemli Yusuf’u huzuruna çıkartınca onun hançeriyle hayata veda eder.

Semerkant’a ayak basan Ömer Hayyam bir kişinin düşünceleri yüzünden meydanda cezalandırılıp dövülmesine karşı çıkar(bu kişi İbni Sina’nın öğrencilerinden olan hekim Cabir’dir)ve Hayyam kendini şehrin kadısının önünde bulur. Kendisi de İbni Sina’nın öğrencisi olan Ömer Hayyam’ı tanıyan kadı ona ceza vermekten kaçınır ve onu zamanın hükümdarı Nasır Han ile tanıştırır.  Nasır Han dönemin şairlerinden “Cihan” adlı bir kadının şiirlerinden etkilenmektedir. Cihan, Ömer Hayyam’ı da etkilemeyi başarır ve aralarındaki duygular aşka dönüşür.  Bir gün kadı, Ömer Hayyam’a bir defter hediye eder ve eşsiz bilgilerini yazmasını ister. Bilginin sürekli yenilendiğine inanan Ömer Hayyam defteri herkesten gizlediği rubailerini yazmak için kullanır. Kadıya olan minnettarlığını göstermek için bilinmeyen sayıyı gösteren “X” terimini bulduğu önemli bir eser hazırlar ve kadıya ithaf eder.

Ömer Hayyam bu dönemde Selçuklu İmparatorluğu’nda akıl, bilim, sorgulama ve bireysel özgürlüğü temsil etmektedir.

 

Daha önce yaşananlara rağmen Nasır Han Selçuklulara bir taziye heyeti gönderir ve bu heyetin içine Ömer Hayyam’ı da dahil eder. Alparslan’ın ölümünden sonra yerine geçen 17 yaşındaki Melikşah, “Ata” diye hitap ettiği veziri “Nizamülmülk”ile bu heyeti kabul eder. Nizamülmülk veziri olduğu Selçuklu Ülkesi’ni dünyanın en zengin, en adil, en iyi korunan, ilimde, kültürde ve sanatta en gelişmiş, en ileri ülkesi yapmayı hedeflemektedir. Bu hedefini de: “bu uçsuz bucaksız memlekette kâinatın en güçlü, en zengin, en istikrarlı, en iyi yönetilen ve en güvenli devletini kurmayı düşlüyorum” dizeleri ile ifade eder.

 

“Nizamülmülk, devlet aklının ve düzenin temsilcisidir.”

 

Ömer Hayyam’ın, şair, gökbilimci, matematikçi, tıp ilmine vakıf bir bilge olduğunu öğrenince, onu bir sene sonra gelmesi için İsfahan’a davet eder. Aradan bir yıl geçtikten sonra Ömer Hayyam, Nizamülmülk’ün davetine icabet etmek için İsfahan’a doğru yola çıkar. Kum kentine geldiğinde Rey’li bir genç olan “Hasan Sabbah” ile tanışır ve onun bilgisine hayran kalır. Hasan Sabbah, Ömer Hayyam’ın o güne kadar tanıdığı en bilge kişi olur. Üstelik Hasan Sabbah da İsfahan’a giderek Nizamülmülk’ten bir iş istemek amacındadır.

Hayyam, İsfahan’a vardığında Nizamülmülk’ün huzuruna çıkar. Nizamülmülk, Hayyam’dan Selçukluların “sahibi haberi” yani “casusların başı” olmasını ister. Sahip olduğu bilgilerini sunması karşılığında isteklerinin yerine getirileceğini vaadeder ama Hayyam bir bilim adamı olduğunu söyler ve bu iş için daha uygun birisini önerir. Hayyam’ın önerdiği kişi ise handa karşılaştığı Hasan Sabbah’ın ta kendisidir…

Hayyam çalışmalarını sürdürürken Hasan Sabbahda hafiyelik görevine atanır. Henüz 18 yaşında böyle imkânlara sahip olan Hasan Sabbah, kendisinin Tanrı tarafından dünyaya yollanmış ve seçilmiş bir kişi olduğuna inanmaya başlar. Görevini kötüye kullanarak dönemin hükümdarı Melikşah’ı vezir Nizamülmülk’e karşı kışkırtır. Hasan Sabbah, Nizamülmülk’ün vazgeçemediği bir hafiye başı olur ama vezire hizmet etmek yerine onun yerini almaya niyetlenir. Zeki ve dirayetli bir insan olan Nizamülmülk bu oyunu sezer ve Hasan Sabbah ölüm cezasına çarptırılır. Eliyle Selçuklulara teslim ettiği birinin ölümüne razı gelemeyen Ömer Hayyam, Hasan Sabbah’ın cezasının sürgüne çevrilmesini sağlar. Bunun üzerine Hasan Sabbah ülkeden sürgün edilir. Büyük bir Acem Krallığı kurmayı düşleyen Hasan Sabbah, sizlerin de aşina olacak olduğu Alamut’a gider. Kale komutanıyla görüşüp Alamut Kalesi’ni satın alır ve tarihe kara bir leke olarak geçecek olan Haşhaşi Fedaileri’ni kurar. Gönüllülerden oluşan üyeler insanların toplu oldukları yerlerde suikast tarzı faaliyetler yapar ve hemen ardından intihar ederler.

 

Zira 1000 yıldır farklı isimlerle, “çeşitli fikirsel maskeler altında” , yakın bir coğrafyada aynı oyunun devamını izlemekteyiz… Bir Mustafakemalpaşa’lı olan benim de hemşehrim, büyük Türk İdeologlarından Doğan Avcıoğlu’nun da tabiriyle; altında “feodalitenin ve ağalık düzeninin yattığı”  bir “Doğu Sorunu” meselesi…

 

Sürgünden 7 yıl sonra bir derviş kılığında ortaya çıkan Sabbah, ölen Nasır Han’ın yerine geçen oğlu Ahmet Han’ı görüşleriyle büyüler. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın yarattığı sapkın fikirlerin çok daha fazla büyüyüp kendi devletini de vuracağını anlamaya başlar. Buna engel olmak için hem Semerkant’ın alınması hem de Hasan Sabbah’ın bertaraf edilmesi gereklidir. Bu süreçte Selçuklu ülkesinde, Ömer Hayyam’ın da öncülüğüyle, Nizamiye Medreseleri, Astronomi Rasathaneleri ve çeşitli bilimsel kurumlar teşekkül etmekte/ettirilmektedir. Ancak geç kalınmıştır…

Ömer Hayyam ve Sultan Sencer/Bekçi-Ömer Hayyam Efsanesi Filmi

 

Melikşah’ın karısı “Terken Hatun” eski Sultan Nasır Han’ın kız kardeşi ve yeni Sultan olan Ahmet Han’ın da halasıdır. Terken Hatun Semerkant’ın basit sebeplerle zapt edilmesine razı olmaz. Nizamülmülk, bu yüzden seferi hem Semerkant’ı hem de Sultan Ahmet’i Hasan Sabbah’ın elinden kurtarmak maksatlı yapıyor gibi gösterir. Terken Hatun çıkarları gereği kardeşi Nasır Han soyunun Semerkant’ta hüküm sürmesini ister. Böylece hem Selçuklu sarayında hem de Semerkant sarayında gücü devam edecek kendi oğullarından birisi Melikşah’tan sonra tahta geçebilecektir. Bu nedenle Melikşah’ın sefere çıkmasını ve Ahmet Han’ın Hasan Sabbah’ın elinden kurtarılmasını destekler fakat gerçek öyle değildir…

15 günlük savaştan sonra Nizamülmülk’ün oyunu ortaya çıkar ve Selçuklu hanedanı ile arası açılır. Nizamülmülk’ün hükümdardan habersiz iş yapması sonucu Melikşah ona kızar ve sen kendini hükümdar mı zannediyorsun ?…der.

Nizamülmülk: Bunca yıldır anlamadın mı ?diyerek hükümdara karşı çıkar.

Melikşah, Nizamülmülk’ten kurtulması gerektiğinin farkına varır ve onu öldürmesi için Hasan Sabbah’la anlaşır, kendini inzivaya çekerek meşhur “Siyasetname” kitabını yazmaya koyulan Nizamülmülk kitabını“Bağdat Seferi”nden önce bitirmek ister. Bir gün rüyasında Melik Şah’tan 40 gün önce öleceğini görür ve bu rüyasını Melikşah’a anlatır. Hasan Sabbah’ın adamları Bağdat seferi sırasında Nizamülmülk’ü hançerleyip öldürürler. Olacakları önceden sezinlemiş olan Nizamülmülk, Bağdat Seferi’nin kendi ölümü için hazırlandığını anlar ama zaten hem hastadır hem de siyasetnamesi bitmiştir. Nizamülmülk’ün ölümünden tam 40 gün sonra Melikşah da zehirlenip öldürülür…

 

Hasan Sabbah’ınradikalizm ve fanatizmi ülkeyi esir almıştır…

 

Tahta Melikşah’ın karısı terken Hatun oturur ancak bu da çok uzun sürmez. Nizamülmülk’ün adamları, üzerinden çok geçmeden Terken Hatun’u da aynı sona uğurlar. Öldürülme sırasının Hayyam’a geldiğine inanan vezir yandaşları vezirin en yakın koruması Vartan’ı bu iş için tutarlar. Ancak Vartan Hayyam’ı öldürmez. Birlikte kaçarak “Mer” şehrinde yaşamaya başlarlar. Hayyam,ona rubailerini yazdığı defteri gösterir ve Vartan ile birlikte bu kitabı tamamlar. Bu sırada Alamut Kalesi’nde hüküm süren Hasan Sabbah’ın tek amacı Ömer Hayyam’ı yanına almaktır. Kalesinde bunalmakta ve bazı zamanlar hiç odasından çıkmamaktadır. Hayyam’ın dostluğuyla sıkıntısının gideceğini düşünür ancak Hayyam gelmez. Hasan Sabbah da askerleriyle Vartan’ı öldürtür ve Hayyam’ın yazmasını ele geçirir. Hayyam’ın eserinin gitmesiyle kendi yanına geleceğini düşünse de Hayyam gelmez. Aradan zaman geçer Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah vefat eder. Alamut Kalesi de Moğollar tarafından yıkılarak kütüphanesi yakılır.

 

Bir süre sonra da 1157 yılında ilim, bilim, felsefe, çoğulculuk, hoşgörünün yükselttiği Büyük Selçuklu İmparatorluğu, (bir tarım tarihçisi olarak da söyleyebilirim ki) ikta sisteminin gevşemesi, tutucu ağalık düzeni ve bundan beslenen haşhaşi faaliyetleri sonucu çözülür ve dağılır…

Hikâyemizin sonunda, Hayyam’ın rubailerinden oluşan el yazması kitabında orada yandığı düşünülür. Hikâyemizin bir diğer kahramanlarından, Fransız kökenli olup, ailesinin Ömer Hayyam’a olan ilgisinden dolayı Ömer ismini almış olan “Benjamin Omar”, bir gün bu yazmanın var olabileceğine dair bir haber alır ve İran’a doğru yollara düşer. O yazmayı almaya yaklaşmışken hükümdarı öldürmeye yardım etmekle suçlanır ve İran’dan ayrılıp geri dönmek zorunda kalır. Daha önce tanıştığı “Prenses Şirin”le sürekli mektuplaşarak İran’daki olaylardan haberdar olur. Belli bir süre geçtikten sonra Şirin artık tehlikenin bittiği ve İran’a geri dönebileceği haberini verir. İran’a vardığında Hayyam’ın yazmasının Şirin’de olduğunu öğrenir. Böylece tam 900 yıl sonra eser tekrar ortaya çıkar!!.. Benjamin, Şirin’i Avrupa’ya götürmek için ikna eder ve evlenirler. Balayı için meşhur Titanik’ten başka bir şey düşünmeyen çift yolculuğa koyulur ancak Titanik bir buzdağına çarpar ve batar… Benjamin ve Şirin bu kazadan kurtulurlar fakat Ömer Hayyam’ın yazması okyanusun derinliklerinde, sular altında kalır… Nihayet karaya vardıklarında onları bekleyen kalabalıkta Benjamin Şirin’i kaybeder ve bir daha haber alamaz… Uzun süre yaşadıklarının gerçek olup olmadığına bile inanamayacak hale gelir. Hem yıllarca onu bulmak için maceralara atıldığı rubaileri hem de biricik karısını kaybeden Benjamin anılarıyla baş başa kalır…

 

“Rubaiyat” ile birlikte koca bir düşünce ekolü de sulara gömülür… Hikâyemiz böyle son bulur… Ancak bize bıraktığı, bugün ders çıkartacağımız çokça miras vardır…

 

Büyük tarihçi, sosyolog İbni Haldun’un kavramsallaştırdığı “Umran”ın yerini “Feodalite” almıştır…

 

İbni Haldun’un “Asabiyet” olarak ifade ettiği, toplumu ayakta tutan temel bağ kaybolmuş, aidiyet, dayanışma, ortak hareket etme iradesi çözülmüştür…

 

Bu çözülmedeki temel faktörlerden en birincisi, koskoca bir imparatorluğun küçük ama örgütlü bir yapı karşısında sürekli savunmada kalma durumuna zorlanmasından kaynaklanmıştır… Bunu takiben, haşhaşi faaliyetleri sonucu derinleşen mezhep çatlakları toplumsal kutuplaşmayı arttırmıştır. Artan haşhaşi faaliyetleri ile aşınan merkezi devlet otoritesi, devlet yöneticisi yetiştirme özelliği ve bunun sonucu kolektif hafızasını da kaybetmiştir… Ve en nihayetinde psikolojik üstünlüğü kaybetmesiyle çözülmüştür…

Dolayısıyla İbni Haldun, bizlere, bugünümüze de yol gösteren şekliyle Umran’ı; “bedevi umranın”,“hadari umranı” zamanla ele geçirip onun gibi olması döngüsü olarak tanımlamıştır. Yani Selçuklu döneminin kendi dinamikleri ve zamanı içindeki çoğulculuğu, hoşgörüsü(bugünün cumhuriyet ve demokrasi anlayışının nüveleri), yerini zayıflayan devlet otoritesi ile birlikte hoşgörüsüzlük ve fanatizm kaynaklı bir feodaliteye bırakmıştır. En nihayetinde çözülme kaçınılmaz hale gelmiştir…

 

Dolayısıyla dostlar, bugün yaşadığımız tabloda da Umran’ı, birlik, beraberliği, ortak amaç duygusunu diri tutmak, haşhaşilerle benzeşen, “buna hizmet eden kıt fikirlerden azade kalmak ve gerektiğinde bunlarla misliyle mücadele etmek!!”, hoşgörüyü baş tacı etmek, kurt ile kuzunun dahi birlikte su içebilecekleri adil bir devlet idealini tarihimizden günümüze getirmek ve yaşatmak zorundayız !!!…Bu ideali yaşatalım ki “batı ülkelerine ihtiyacımız kalmadan”, “ayakları kendi topraklarına basarak, kendi tarihine dayanarak”, “kendi kaynaklarımızı kendimiz kullanarak” aynı kaptan barış içinde su içebilelim…

 

“Dirilişin Sur Sesini” yeniden kulaklara üfleyelim !!!  Batık dizeleri tarihten çıkartalım, “2500 yıllık şanlı geçmişimizde olduğu gibi lakin bugün kaybolmuş medeniyet tasavvurunu, doğu ile batının kesiştiği Anadolu Türk coğrafyasından insanlığa yeniden, bir kez daha sunabilelim!!!…”

 

“Zira coğrafyamızda(Suriye ve Mezopotamya özelinde) son günlerde ortaya çıkan, güvenlik bürokrasisinin de doğru okumaları ve hamleleriyle gelinen noktada, tarih belki de tekrardan aziz milletimize göz kırpıyor !!”  1000 yıl öncesinden/1000 yıldır oynanan, tekrar canlandırılmaya çalışılan geçmişteki “uzlaşmaz, maksimalist fikirlere, figürlere karşı” tetikte olalım… Ayırmayalım, birleştirelim… Unutmayalım ki bir anlık gafletle yine çöle döner bu güzel topraklar…

 

“Semerkant ve Selçuklu İmparatorluğu tecrübesinden derslerimizi çıkaralım….”

 

“Doğu Meselesi”nin iç ve dış konjonktür itibarıyla çözüme yaklaştığı bu tabloda, tarihin önümüze çıkardığı fırsatı hoşgörüyle, çoğulculukla, ilim, irfan ve bilim ile, “kolektif hakları değil bireysel hakları önceleyerek” iyi değerlendirelim !!!…

 

Tarihin büyük milletleri arasındaki yerimizi tekrardan geri alalım…

 

Ve unutmayalım ki; “En büyük cihat ‘kendini’ fethedebildiğindir…“

 

Hoşgörüyle Kalın…