Olay Gazetesi Bursa

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok…

Biz niye bu savaştayız? Ülkemizi korumak için. Fransızlar niye bu savaşta? Ülkelerini korumak için. Peki kim haklı? Kim kazanırsa… Kıymetli dostlar, Venezüela-ABD tırmanan gerilimi ve başkan Maduro’nun ABD tarafından alıkonulması ile dış politikada da 2026 yılına hızlı bir giriş yaptık. Sıcak gündem olması bakımından ve batı medeniyetinin dinmeyen savaş hırsını, açgözlülüğünü ve “medenileşmeyen değerlerini“ göstermesi […]

Biz niye bu savaştayız? Ülkemizi korumak için.

Fransızlar niye bu savaşta? Ülkelerini korumak için.

Peki kim haklı? Kim kazanırsa…

Kıymetli dostlar, Venezüela-ABD tırmanan gerilimi ve başkan Maduro’nun ABD tarafından alıkonulması ile dış politikada da 2026 yılına hızlı bir giriş yaptık. Sıcak gündem olması bakımından ve batı medeniyetinin dinmeyen savaş hırsını, açgözlülüğünü ve “medenileşmeyen değerlerini“ göstermesi açısından da, sizinle uzun zamandır paylaşmak istediğim bir, “batı medeniyeti eleştirisi” hatta manifestosu üzerine konuşmak istiyorum.

1929 yılında “Erich Maria Remarque” tarafından kaleme alınan eserimiz, “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, kendinden sonra gelen tüm savaş romanlarına da öncülük etmesi açısından edebiyat tarihinde çok özel bir yer taşır. Yazar Remarque’ın savaş dehşetini birebir cephede yaşamış olması da eseri çok ayrı, spesifik bir yere koyar. Remarque’ın daha 19 yaşında Almanya adına cepheye gönderilerek savaşta birkaç kez yaralanması, barut ve ölüm kokan cephelerde yaşadığı o insanlık dışı tecrübeler birleşerek, savaş meydanından bakan bir sanat gözü ile, yaşanmakta olan vahşeti ve acımasızlığı göstererek, aklımızı ve kalbimizi dehşet içinde bırakır…

Erich Maria Remarque’ın bu büyük eseri ilk kez 1929’da yayınlanır. Savaşın olanca yıkıcılığını bizatihi bu savaşa katılmış ve insan olarak yaşamış Remarque dünyanın yaşadığı bir dehşet dönemi olan Nazi yönetiminin de hedefi haline gelir. 1931’de İsviçre’ye kaçmak zorunda kalır. 1938’de Alman vatandaşlığından da atılır. Almanya’da kalan kız kardeşi ise yakalanıp idam edilir.

1.Dünya savaşı döneminde geçen hikâye, savaşı oyun sanacak kadar toy dört gencin büyük törenlerle cepheye gönderilmek üzere hazırlanmaları ile başlar. Ne kadar da her şey yolundadır, pırıltılı henüz şarapnel parçalarıyla delinmemiş giysiler, kendi halinde rengârenk akan hayat, neşe, telaş, coşku… Daha hikâyenin başındaki bu sekanslarda bu kadar toy, masum ve hayat dolu gençlerle tanıştırılıyor oluşumuz; birazdan hayatın akmadığı, sekteye uğradığı, olanca vahşeti ile Alman ütopyasının bu dört filintayı cephede nasıl insanlıktan çıkaracağına şahit olalım diye tüm tezat ve dehşetiyle önümüze konacaktır.

Remarque’ın da daha 19 yaşında Birinci Dünya Savaşı’na katıldığını düşününce, romanda genç ve hayat dolu başkahramanımız “Paul Baumer” in arka plandan onu temsil ettiğini düşünmek çok da yanlış olmaz. Paul muhtemelen yaşı tutmadığından ve imzası eksik olan savaş celbinde, yetkin imzayı taklit ederek savaşa katılır. Ülkesinin gücünden ve Nazi düşüncesine hayran eğitimcilerin söylemlerinden oldukça etkilenmiş görünen Paul ve arkadaşları; savaşın hiç de öyle can yakan bir şey olmadığını, olsa olsa arada kurşun atıp adam öldürecekleri ve kısa bir süre sonra da cepheden üstleri bile yırtılıp kirlenmeden zaferle dönecekleri düşüncesindedir. Öyle ki cepheye gönderildikleri kamyonetin önünü kesen bir Alman doktorun araçlarını isterken adeta bir mezbaha kasabanınkine benzeyen kan revan görünümlü beyaz önlüğünü görmeleriyle hava değişir. Şen kahkahaların ve tüm coşkun sevinçlerin önüne dev bir duvar posteri gibi çıkıveren bu kanlı görsel, gençlerin de o ana kadar süren neşeli ve güçlü seslerini kesiverecektir. Akabinde yaşanan güçlü bombardıman ile Paul ve arkadaşları ne tür bir cehenneme gönderildiklerini anlarlar. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında Paul’ün yakın arkadaşı, “Kammerich” yaralanır ve bacağı kesildikten sonra ölür. Kammarich’ten geriye kalan botları, savaşın insanı nasıl bir eşyaya dönüştürdüğünün simgesi haline gelir…

Savaş sürdükçe siper hayatı rutinleşir, bitler, fareler, çamur, bombardımanlar ve ani ölümler günlük hayatın parçası haline gelir. Acemi askerler cepheye gelir, çoğu kısa sürede hayatını kaybeder. Bu hengâme içinde Paul bir süreliğine izin alıp evine döner. Ancak farkeder ki sivil hayata yabancılaşmıştır. Ailesi ve çevresi savaşı romantize ederken, Paul cümle kuramaz, konuşamaz bir duruma gelmiştir. Cephe dışında yaşayamayacağını farkederek savaşa geri döner. Kanlı çarpışmalardan sonra, Ulu Önder Atatürk’ün de dediği gibi, zorunda kalmadıkça savaşın bir cinayet olduğu ve en nihayetinde anlamsızlığı kesinleşir. Arkadaşları Müller ve Lee’nin de birer birer ölmesi ile içsel çöküş tamamlanır. Savaşın son aylarında cephede asker sayısı azalır. Yeni askerler ya çocuk ya da yaşlıdır artık. Umut tamamen tükenmiştir. Ve Paul, sakin bir günde cephede vurularak ölür…

O gün için cephe raporuna şu ifade düşülür: “Garp cephesinde yeni bir şey yok.”

İşte dostlar, uzunca bir süredir yaşayageldiğimiz süreçte, başta ABD ve diğer batı devletlerinin “demokrasi getirme”, “insan haklarını koruma”, “barbarlıkla mücadele” gibi söylem ve eylemlerinde özellikle son yüzyılın süregelen ve değişmeyen “sömürgeci” bakış açılarını “insanlık ve medeniyet” maskesinin ardına bürünmüş haliyle tecrübe ediyoruz maalesef… Dolayısıyla hikâyemizi ABD’nin Venezuela’ya yönelik güncel müdahalesi bağlamında da okumamız mümkün… Çeşitli idealist söylemler altında realitede petrol ve jeopolitik çıkarların belirleyici olduğu bir tablo bizatihi devlet yöneticilerinin ağzından açığa vuruluyor. Geçmiş on yıllarda da bu tip doğal kaynak hedefli müdahaleler yapılıyordu elbette. Ancak herhangi bir gerekçe belirtme ihtiyacı duyulmaksızın, uluslararası hukuku ayaklar altına alır bir biçimde, bir devlet başkanını ülkesinden çıkaracak kadar açıkça ve pervasızca yapıldığına şahit olmuyorduk. Dolayısıyla geldiğimiz noktada, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya konan evrensel hukuk ve evrensel insan hakları beyannamesi ilkelerinin rafa kaldırılmış durumda olduğunu onun yerine orman kanunlarının yürürlükte olduğu ve batının eski kodlarına geri döndüğü(belki de bilinçli) açgözlü, zalim, kaba bir düzenin uygulamaya konulduğunu görmekteyiz.

Ve bu durum Platon’un meşhur “Devlet” isimli eserinde de “Sokrates” ile “Thrasymachus” arasında tartışılmaktadır. “Doğru’nun adaleti mi yoksa güçlünün adaleti mi? Hangisi hakikattir ?…” Aslına bakarsanız şahsi kanaatim batı medeniyeti tarihin hiçbir döneminde doğrunun adaleti de dememiştir… Lakin dünyanın “büyük, konvansiyonel savaşlardan azade” nefes alabildiği bir dönemi kısa bir süreliğine de olsa yaşamaktayız.

Kahramanımız Paul’ün de dediği gibi: “binlerce senenin medeniyeti, bu kan sellerini akmasına bile mani olamadıktan, bu yüz binlerce işkence zindanını kapatamadıktan sonra, bütün o yazılanlar, hepsi boş, hepsi yalan olsa gerek…”

Konuyu bağlayacak ve geleceğe yönelik çıkarımlarımıza gelecek olursak dostlar, aradan henüz 100 yıl geçmiş olmasına rağmen, batı emperyalizmi karşısında, Türk Milleti olarak bizim de anılarımız tazedir. Kendi Ulusal Kurtuluş Mücadelemizi ve özellikle Çanakkale Savaşı’nı anımsamamak elde değil. Paul ve arkadaşları gibi ama bu kez ilhak için değil Emperyalist yağmaya karşı “Vatan Savunması” uğruna cepheye gidip dönmeyen “15’liler” hatırımızda mesela… 1915’te eğitime başlayıp henüz 1. sınıfta tamamı Çanakkale’de yaşamını yitiren ve bu yüzden 1921 yılında hiç mezun veremeyen “Tıbbıye-i Şahane” gibi mesela…Ve emperyalizme karşı kanla bayrağa yazılan büyük Çanakkale Direnişi ve Zaferi !!!

İnsanlık için çok büyük acılara mal olmuş savaş olgusunun milenyum çağında da küçük ölçekte yaşanıyor gibi görünse de bir kıvılcımla tüm dünyayı saracak bir nükleer tehdide gebe olduğunu gördükçe, Einstein’a ithaf edilen şu özlü sözü irkilerek anımsıyorum: “3. Dünya Savaşı’nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı’nda taş ve sopalar olacağını biliyorum.”

Büyük Lider Atatürk’ün de ilkeleştirdiği gibi; zorunda kalmadıkça savaş bir cinayettir ancak ve bu sebeple emperyalizme karşı direniş şarttır, ilkedir ve vazgeçilmezdir !!!”

Teknolojinin insan ve doğaya rağmen değil, insan ve doğa için geliştiği; emperyalizm ve sömürgeciliğin son bulduğu; manevi kuvvetimizin gerilemeye değil gelişmeye yöneldiği; yeni, adil, barışçıl bir dünya temennisiyle…

Not: Ekim 1914’te çatışmaların başlamasından kısa bir süre sonra, batı cephesi siper savaşına kilitlendi. Kasım 1918’de savaş sonunda cephe hattı neredeyse hiç kıpırdamamıştı. Burada üç milyondan fazla asker öldü. Birinci Dünya Savaşı’nda 17 milyon insan hayatını kaybetti.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok…