“Dehşet! Dehşet!”
Merhaba dostlar, ABD ve batı paktının İran’a askeri müdahalesi ile süregelen sıcak gündem içerisinde bu hafta sizinle “medeni batının” sömürgecilik tarihi üzerine konuşmak istiyorum.
19. yüzyılın sonunda Avrupalılar Afrika’ya “medeniyet götürdüklerini” iddia ediyorlardı. Ama aslında götürdükleri şey çoğu zaman medeniyet değil, “sömürü ve şiddetti.” İşte bu dönemde “Joseph Conrad” tarafından kaleme alınan, 1899 yılında yayınlanan “Karanlığın Yüreği” İngiliz ve dünya edebiyatına damgasını vurmuş döneminin merkezine oturmuş eserlerden bir tanesi.
Ana kahramanımız ve hikâyemizin anlatıcısı “Charles Marlow” bir ticaret şirketi için Afrika’da nehir gemisi kaptanlığı yapmaya başlar. Marlow, mürettebatın güvendiği yetenekli bir denizci kaptanıdır(Conrad da 1890 yılında Kongo’ya bir gemi kaptanı olarak gitmiştir).
Marlow’un görevi, şirketin en başarılı temsilcilerinden biri olan “Mr. Kurtz”u bulmaktır. Kurtz, fildişi ticaretinde olağanüstü başarı sağlamış, şirketin gözünde adeta bir kahramandır. Mr. Kurtz iyi eğitimli, idealist bir entelektüeldir. “Afrika’ya medeniyet götürme” fikrine inanır. Ve bir ticaret şirketi için fildişi toplamak üzere Kongo’ya gönderilir. Kurtz’un iç bölgede bir ticaret istasyonunun başına geçmesi, çok büyük miktarda fildişi topladığı için bir şirket efsanesine dönüşmesi, zamanla yerli kabileler üzerinde mutlak otorite kurup, kendisini adeta bir tanrı veya savaş lordu gibi konumlandırması ve akabinde ortadan kaybolması ile hikâyemiz başlar.
Başkahramanımız Marlow, Mr. Kurtz’u bulmak üzere şirket tarafından görevlendirilir. Ve medeniyetin kalbi Londra’nın Thames Nehri’nde başlayan yolculuğumuz, Marlow ve mürettebatı ile Afrika’nın derinliklerine, “karanlığın yüreği”ne doğru ilerleyecektir. Marlow ile birlikte aslında bizler de insanın içsel derinliklerine doğru yolculuk ederiz. Marlow ve arkadaşları “Nellie” isimli teknede demirlemişken, nehir sadece bir suyolu değil, tarihin aktığı karanlık bir koridor gibidir.
Thames’in denize açılan “yılankavi ağzı”, sonsuz bir suyolunun başlangıcı gibi önümüzde uzanıyordu. Ufukta, deniz ve gökyüzü, aralarındaki çizgi kaybolmuşçasına kaynaşmış, akıntıyla sürüklenen teknelerin, güneşten kararmış yelkenleri, verniklenmiş serenlerinin parlaklığıyla ışıltılı bir boşlukta, sivri uçları dimdik duran kıpırtısız kızıl branda kümelerini andırıyorlardı. Gravesend’in üzerindeki hava kararmış ve daha da gerilerde, dünyanın en büyük en görkemli kentinin üzerinde, hüzünlü bir matem yoğunluğunda, adeta derin düşüncelere dalmışçasına hareketsiz kalmıştı. O nehirdeki gelgit akıntılarından, bilinmez bir diyarın gizemlerine ne büyüklükler akmamıştır ki! İnsanların düşleri, milletler topluluğunun tohumları, filizlenen imparatorluklar.
Emperyâl sömürgeciliği sembolize eden bu “yılankavi nehir” Marlow ile birlikte bizleri kendi benliğimizin derinliklerine götürecektir…
Marlow bağdaş kurmuş vaziyette gemi direğine sırtını yaslamıştı. Cildi soluk ve avurtları çökmüş; sırtı dik halde, çilekeş bir keşiş gibi kolları sarkmış, avuçlarını gökyüzüne açan bir tanrı heykelciğini andırıyordu.
Marlow ve ekibi bir Fransız vapuru ile düzenli gemilerle dolu, “uygar” “Thames Nehri”nden ayrılır; Afrika kıyısı boyunca ilerler ve kaotik, balta girmemiş, “vahşi” “Kongo Nehri” ağzındaki ilk istasyona varır. Ve Marlow ilk şoku yaşar. Marlow burada zincire vurulmuş yerliler ve “ölüm korkusundan” yavaş yavaş ölen insanları görür. Sömürge düzeni kaos, şiddet ve hastalık üzerine kurulmuştur.
Buharlı geminin arızası nedeniyle 200 mil süren kara yolculuğuyla Orta İstasyon’a ulaşır. Bu süreçte istasyon müdürü ve fildişi avcılarının Kurtz’a karşı duydukları kıskançlık ve korkuya tanık olur. Kurtz hakkındaki merakı gittikçe artmaktadır. Conrad ellerinde büyük asalar taşıyan bu kişilerin fildişine olan bağlılıklarına, bunun için her türlü vahşeti mübah görmelerine ve medeniyet götürme maskesi altında açgözlülüğü kutsallaştırmalarına dikkat çekmektedir.
Sözde “medeniyet getiren” Avrupalılar, Afrika’yı bir yağma alanına çevirmiştir. Yerli halk köleleştirilmiş, toprak talan edilmiş, insanlar açlık ve şiddet içinde bırakılmıştır.
Tamir edilen gemiyle nehrin derinliklerine, “başlangıç zamanlarına” doğru ilerler. Zira Thames Nehri şimdiki zamanı ve zafer dolu bir geleceği sembolize ederken, Kongo Nehri ilkel geçmişe dönüşü betimlemektedir. Yoğun orman onu zorlamakta ve izole barınaklar tedirgin etmektedir. Ve Kurtz’un istasyonuna az bir mesafe kala, yerliler gemiye oklarla saldırır. Bu çatışmada geminin dümencisi ölür.
Hikâyenin en karanlık noktasının geçtiği “iç istasyona” ulaştıklarında, Kurtz’un etkisi altına girmiş genç bir Rus(Herlequin) onları karşılar. Harlequin onu Kurtz’a götürecektir. Ağır hasta olmasına karşın yerliler ona Tanrı gibi tapmaktadır. Marlow, teknesi ile nehirdeki suyolunu takip ederek, Kurtz’un istasyonuna yaklaştığında evinin önündeki kazıklara dikilmiş insan kafalarını görür.
Avrupa’da idealist bir aydın olan Kurtz, Afrika’da “sınırsız güç” elde edince değişmiştir. Artık yerlilere hükmeden bir tirandır. Kulübesinin etrafına astığı kesilmiş insan başları, onun nasıl bir canavara dönüştüğünü gösterir. Zira Marlow’un karşılaştığı Kurtz akıl sağlığını yitirmiştir… Avrupalı burjuva sınıfın parlak temsilcisi olacakken Afrika’nın karanlığında manen iflas etmiştir. Ve emperyalizmin yozlaşması Kurtz’un hasta bedeninde simgeleşmiştir.
Marlow, hasta olan Kurtz’u gemiye alarak kıyıya geri götürmeye çalışır. Ancak ağır hasta olan Kurtz bu yolculukta ölür. Ve ölmeden önce şu ünlü sözünü söyler:
“Dehşet! Dehşet!”
Marlow Avrupa’ya döner, Kurtz’un nişanlısı ile görüşür. Kadın Kurtz’u kafataslarından kuleler yapan bir tiran değil; idealist bir kahraman sanmaktadır. Kadın Kurtz’un son sözlerini sorar. Marlow kadını korumak amacıyla gerçeği söylemez. Kurtz’un son sözlerinin kadının adı olduğunu söyleyerek karanlığın yüreğine doğru olan hikâyeyi noktalar…
“Ve insanın kendi karanlığına doğru yaptığı psikolojik yolculuğumuz sona erer…”
İşte dostlar, böylece Marlow bize insanın derinlerine doğru üç aşamalı yolculuğunu anlatır. Avrupa’dan Afrika’ya fiziksel yolculuk. Afrika’nın içlerine doğru sömürge gerçeğini keşfetme ve Kurtz aracılığıyla insanın içindeki karanlığı fark etme. Zira hikâyenin başında olduğu gibi sonunda da, gemideki son sekansta Marlow aydınlanmış bir “Buda” figürü pozisyonundadır…
Hikâyede görürüz ki, medeniyet dediğimiz şey sandığımız kadar sağlam değildir. Afrika’nın balta girmemiş ormanlarının derinliklerine indikçe sömürge istasyonları, hastalık, zorla çalıştırılan insanlar, kaos, kötü yönetim ve şiddet görürüz. “Burada medeniyet maskesi düşmeye başlar. Avrupalıların” medeniyet getirme” iddiası aslında çıplak bir sömürü düzenine dönüşmüştür. Bugün de Venezuela ve İran örneklerinde gördüğümüz gibi…”
Bugün de Kurtz gibi sınırsız güç kazanmış batı dünyası korku yoluyla hükmetmektedir. Burada şu soruyu sorabiliriz. Eğer hukuk, toplum, ahlak ortadan kalkarsa, insan neye dönüşür?
Kurtz bunun cevabıdır…
Ve hikâyemizdeki en çarpıcı nokta burada ortaya çıkar… Aslında Afrika’nın karanlık olduğu düşünülür. Ama aslında “karanlık Afrika’da değil insanın içindedir…” Afrika(bugün de Vietnam, Ukrayna, Irak, Venezuela, İran ve niceleri) sadece bir sahnedir. Asıl “karanlık” insanın içindedir…
Bu yüzden Kurtz’un ölmeden önce söylediği son sözler; “Dehşet! Dehşet!” sözleri olmuştur.
Şahsi kanaatim dostlar, “Marlow ve Kurtz bir aynanın iki yüzüdür… Marlow Avrupai kıyafetler içinde “Buda” pozisyonunda evrenselliği, vicdan, denge ve doğu/batı sentezini temsil ederken; Kurtz şiddet ve korku ile hükmeden insanın içindeki karanlığı, sınırsız güç ve yozlaşmayı temsil etmektedir.” Kurtz’un zekası mükemmeldir ancak ruhu zayıftır. Emperyalist oburluk ile birlikte bu zekâ Afrika’da çözülmüştür… Zira Kurtz’un gerçek dünyadaki muadillerini de, Georges-Antoine Klein, Belçikalı bir subay olan Leon Rom gibi karakterlerde görürüz. Karanlığın Yüreği dediğimiz şey sadece sömürgeciliğin basit bir hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir uyarıdır:
Uygarlık dediğimiz şey çok ince bir kabuktur. Güç sınırsızlaştığında, hukuk ortadan kalktığında ve insan kendini denetleyen hiçbir sınır hissetmediğinde, en eğitimli ve en medeni görünen insanlar bile Kurtz’a dönüşebilir. Bu yüzden Conrad’ın romanı bugün hâlâ günceldir. Çünkü insanın içindeki karanlık, zamanla değil koşullarla ortaya çıkar.
Belki Kongo Nehri çıplak bir karanlık taşıyor olabilir. Ancak Thames Nehri de içinde bir o kadar derin, gizli bir karanlık taşımaktadır…
“Karanlığın Yüreği, insan eli değmemiş Kongo’da mı daha hızlı çarpar yoksa sömürgeciliğin tohumlarının yeşerdiği Avrupa’nın derinliklerinde mi ?”
Belki de karanlık sadece uzak coğrafyalarda değil, Londra gibi(bugün de Washington) imparatorluk merkezlerinin kalbinde de pusuya yatmış olabilir…
ABD Dış İşleri Bakanı Rubio: “İran kesin inançlı sapkınlar tarafından yönetilmektedir.”