Olay Gazetesi Bursa

Solaris: Bilim ahlâkı ve toplum

İnsan Düşünebilen Bir Hayvandır/Aristoteles… Kıymetli dostlar, dünyanın ve ulusların büyük bir etik açmaza doğru ilerlediği günümüz dünyasında, bu hafta sizinle büyük bilim kurgu edebiyatı yazarlarından(fikrimce de en büyüğü) “Stanislaw Lem”in kült bilim kurgu eseri “Solaris” özelinde, millet olarak bizim de büyük sorgulamalar yapmamızı gerektiren; bireysellik ve kolektivizm, özgür irade ve kontrolcülük,  çoğulculuk ve tektipçillik, farklı […]

İnsan Düşünebilen Bir Hayvandır/Aristoteles…

Kıymetli dostlar, dünyanın ve ulusların büyük bir etik açmaza doğru ilerlediği günümüz dünyasında, bu hafta sizinle büyük bilim kurgu edebiyatı yazarlarından(fikrimce de en büyüğü) “Stanislaw Lem”in kült bilim kurgu eseri “Solaris” özelinde, millet olarak bizim de büyük sorgulamalar yapmamızı gerektiren; bireysellik ve kolektivizm, özgür irade ve kontrolcülük,  çoğulculuk ve tektipçillik, farklı olanın yükü gibi “etik ikilemler” üzerine konuşmak istiyorum.

Stanislaw Lem’in 1961 yılında yayınlanan eseri Solaris, insan psikolojisi, insan anlayışının sınırları ve etik değerleri temalarını irdeleyen, düşündürücü bilim kurgu romanlarından birisi ancak belki de hâlâ değişmeyen zirvesi. Hikâye canlı gibi görünen, gizemli, geniş ve bilinçli bir okyanusla kaplı Solaris gezegeninin yörüngesindeki uzay istasyonunda geçmektedir. Roman felsefi sorgulamayı psikolojik drama ile birleştirerek, bilinmeyenle insanın karşılaşmasının sürükleyici bir öyküsünü yaratır.

Kısaca yazarın hayatına değinecek olursak, Stanislaw Lem 1921 yılında Polonya’da doğuyor. 1940’lı yılların başlarında tıp eğitimi almaya başlıyor. Ancak Almanya’nın Polonya’yı işgalinden sonra, 2. Dünya Savaşı yıllarında otomobil tamirciliği ve elektrik teknisyenliği yapıyor. Savaştan sonra Ukrayna’ya taşınıp tıp eğitimini tamamlıyor ancak doktorluğa yönelmiyor. Özellikle savaş zamanı gördüğü kan bu uzaklaşmada etkili oluyor. Bir yandan üniversitede ders verirken bir yandan da kendisini dünya çapında üne kavuşturacak eserleri kaleme almaya başlıyor. Bu süreçte yazdıkları komünist rejimin de zaman zaman sansürüne uğruyor. 50’li yıllarda yani Stalin sonrası dönemde, “Polonya Ekimi” diye adlandırılan dönemde daha üretken yazılar yazmaya başlıyor. Hem bilimkurgu hem de felsefe üzerine eserler ortaya koyuyor. Teknoloji, insan zekasının sınırları, dünya dışı zekayla iletişimin zorluğu, insanın evrendeki yeri gibi temaları işleyen Lem’in eserleri 2000’li yıllara kadar 41 dile çevriliyor ve dünyanın en çok okunan bilimkurgu yazarlarından birisi oluyor.

Hikâye, Başkahramanımız psikolog “Kris Kelvin”in garip olaylarla ilgili raporları araştırmak için Solaris gezegeninin yörüngesinde bulunan uzay istasyonuna varışı ile başlıyor. Solaris, yüzeyinin tamamı bilinçli olduğu düşünülen, iblisçe keyfinin isteklerini bilim adamlarına baştan çıkarıcı şeytanlar musallat ederek doyuran, dev bir cinin egemen olduğu ve dev bir okyanusla kaplı gizemli bir gezegendir. Bir tür şeytanlık manisi…

“Solaris”

Dr. Kelvin araştırma istasyonuna vardığında, istasyonun karmakarışık olduğunu ve mürettebatın(Dr. Sartorius ve Dr. Snow) izolasyon içinde, garip ve paranoyak davranışlar sergilediğini görür. Ve Kelvin’in hocası olan “Dr. Gibarian” da(muhtemelen intihar) ölmüştür. Kelvin de kısa süre sonra ilk şokunu yaşar; istasyonda yabancı birilerinin(tanımlanamayan figürler) dolaştığını fark eder ve yıllar önce intihar etmiş olan eski sevgilisi “Rheya”, istasyonda gerçek bir insan gibi karşısında beliriverir… Rheya dokunulabilir, fiziksel bir gerçekliktedir.

“Kris Kelvin ve Rheya”

Kelvin gezegenin bilinçli okyanusunun mürettebatın zihinlerine ulaşabildiğini ve ziyaretçiler adı verilen fiziksel, insan benzeri varlıklar ortaya çıkardığını öğrenir. Bu ziyaretçiler, mürettebatın derinden gömülmüş anılarının veya duygularının okyanus tarafından açıklanamayan şekillerde somutlaştırılmış, yeniden yaratılmış halleri gibi görünmektedir. Kelvin dehşete kapılarak ilk Rheya’yı bir kapsüle koyup uzaya fırlatsa da kısa süre sonra yeni bir Rheya karşısında dikilmektedir…

Basit bir halisünasyonun aksine, bu Rheya versiyonu, cismani bir varlık ve kendi bilincine sahip gibi görünse de, Kelvin’in varlığına da bağlıdır. Suçluluk, keder ve kafa karışıklığı ile boğuşan Kelvin, duygularıyla bu olayın açıklanamaz doğasına anlamaya ve uzlaştırmaya çalışır. Rheya’nın ortaya çıkışı Kelvin’i geçmişinden gelen çözülmemiş duygularla, aşk ve kayıp anlayışının sınırlılıklarıyla yüzleşmeye zorlar. Ancak kendi fikirlerinden büyük bir özgüvenle emin olmasına rağmen, Kelvin’in rasyonalitesi zamanla kontrolünü kaybettiği bir canavara dönüşmeye başlar…

Kelvin ziyaretçisiyle boğuşurken benzer şekilde kendi ziyaretçileri tarafından rahatsız edilen diğer bilim insanlarının deneyimleri hakkında daha fazla şey öğrenir. Sartorius’un devasa bir çocukla, Snow’un ise görünmeyen bir varlıkla boğuştuğunu anlar. Snow ve Sartorius fark etmiştir ki, Solaris’in okyanusu, insanların bilinçaltını tarayıp, canlı, somut, yaralansa bile kendini yenileyen varlıklar yaratıyor. Solaris; bilgi paravanı altında insanların “fetih ve hakimiyet” arzularını yansıtan deneyler sonucu,  X-Işınları ile yapılan etik dışı bir deneyin yan etkisi olarak, istasyondaki bilim insanlarının zihinlerini taramış ve en derinlerindeki suçluluk duygularını, travmalarını nötrino yapılı “Ziyaretçiler” olarak somutlaştırmıştır.

Bu süreçte bilimsel tarafsızlığı korumaya takıntılı olan Sartorius, ziyaretçileri ortadan kaldırmak için bir çözüm ararken, Snow daha kaderci ve kabullenici bir tavır benimser. Mürettebat arasındaki ziyaretçilerle nasıl etkileşim kuracakları ve Solaris’teki araştırmalarına devam edip etmeyecekleri konusunda tartışırken artar.

Zamanla Kelvin, Rheya’yı bir kopya olarak değil, gerçek bir birey olarak görmeye başlar. Onunla yeniden duygusal bağ kurar. Ancak en trajik nokta, Rheya’nın kendi varoluşunun sahte olduğunu fark etmesi ile ortaya çıkar. Rheya, Kelvin’in anılarından yaratılmış bir simülasyon olduğunu öğrenince büyük bir varoluşsal krize girer. Kelvin’e zarar verdiğini düşünür, bilinçli bir karar alır ve insani açıdan trajik bir öz yok oluşa gider. Ve Kelvin, Rheya’yı ikinci kez kaybeder. Tam da onu gerçekten tanımaya başlamışken…

Bilim insanları “Yok Edici” adını verdikleri bir cihazla bu nötrino yapılarını bozmayı başarırlar ve Rheya tamamen yok olur. Kelvin okyanusun yüzeyine iner ve devasa dalgalarla fiziksel bir temas kurmaya çalışır. Okyanusun bu “hediyeleri” (ziyaretçileri) bize acı vermek için mi yoksa bir iletişim kurma çabasıyla mı gönderdiği asla çözülemez. Kelvin, insanlığın evrende aslında başka bir zeka değil, sadece kendi yansımasını aradığını anlayarak istasyonda beklemeye devam eder…

İşte dostlar, hikâye bize üç katmanlı bir yolculuk sunar. Dış keşif ile insanın evreni anlama hırsını görürüz. Bu hırs çoğu zaman bir “kesin inançlı anlayışa” evrilebilmektedir… İnsanoğlu Solaris’in yüzeyinde kendi içinde var olan fetih arzusu ve hakimiyet hırsını tatmin etmeye çabalamıştır.  Büyük düşünür “Hannah Arendt”in de tabiriyle totaliterizmin ya da kötülüğün kökenleri burada yatmaktadır…

Lem’in tabiriyle: Aslında bir kozmozu fethetme girişimi ya da ele geçirmek değildir istediğimiz; istediğimiz yalnızca Yer’in sınırlarını kozmozun sınırlarına kadar genişletmektir. Yalnızca insanı arıyoruz biz… Ya da benzeri belki de… Ama Yer’den yola çıkarken ilk günahsızlık durumunda da değiliz…

İkinci aşamada iç yüzleşme ile karşılaşırız. Okyanus aynası aslında bizim suçlarımızın(belki de ahlak yapımızın) birer yansımasıdır… Yüz yüze gelmek istemediğimiz, kaçınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Freudyen bir bakış açısıyla; bastırılmış arzuların, travmaların, bilinçdışının Solaris’in okyanusu aracılığıyla açığa çıkması… Rheya sadece bir hatıra değil, suçluluk duygusunun vücut bulmuş halidir. Kelvin geçmişte Rheya’ya kötü davranmıştır ve onun intiharında payı vardır. Yani bir bastırılanın geri dönmesi durumu vardır karşımızda. Rheya kapsüle konup uzaya yollansa da geri döner. Bilinçdışından kaçış yoktur ve iyileşme ancak yüzleşme ile mümkündür… Ama Kelvin tam anlamıyla iyileşemez. Çünkü süreç tamamlanmamıştır. Ya da “Jung” bağlamında bir okumayla; ziyaretçiler kişiliğin tamamlanmamış parçaları ve “gölge”nin somutlaşmış halidir. Rheya da, Kelvin’in “anima”sını yani eksik ya da kırılgan tarafının bir temsilidir. Bu sebeple Rheya giderek bilinç kazanır ve kendi varoluşunu sorgular.

Son aşamada ise, en baştaki ifadeyle, Aristoteles’in “akıllı varlık” tanımının yani düşünen insanın, Solaris’in mutlak bilinmezi karşısında ne kadar kırılgan olduğu gerçeği ile yüzleşiriz… Solaris kolektif bilinçdışıdır. Kolektif bilinçdışının kozmik bir formudur. İnsan aklının ötesindedir, yabancıdır ama aynı zamanda tanıdıktır… Kelvin özelinde insanlık hastadır. Solaris onu tedavi etmeye zorlar. Bir bireyleşme süreci içindedir ancak süreç tamamlanmamıştır.

Solaris’in ve okyanusunun anlaşılmasına adanmış insanlık tarihinde, on yıllarca süren araştırmalara rağmen, insanlık gezegenin duyusal varlığının doğasını veya motivasyonlarını anlamakta başarısız olmuştur. Okyanus, tüm insan sınıflandırma girişimlerine meydan okumuştur.

“İşte dostlar, şahsi kanaatimceyse Solaris; tüm bu okumaların ötesinde yanıt bulmamış soruların cevabıdır!…”

Solaris, insan zihninin sınırlarıdır. Belki kaçtığın şeydir, belki de eksik olan parçandır. Belki de mesele insanın kendisi bile değildir… Bireysellik ve kolektivizm, özgür irade ve kontrolcülük, çoğulculuk ve tektipçilik, farklı olanın yükü gibi insanlığı yıkıma da, kurtuluşa da götürebilecek konularda; dünyayı yıkımın eşiğine getiren, bir milletin, bir toplumun felaketi olan “kesin inançlılığa”, “sabit fikirliliğe” karşı tarihsel bir cevaptır!

“Solaris, insanın gerçek potansiyelinin ortaya konabilmesine olanak yaratan bir demokrasidir…” Ve geleceği kurabilmek için elimizdeki en büyük, en güçlü araçtır!…

Solaris, en hakiki mürşit olarak, insanlığı ileriye taşıyabilecek daimi rehberler olan ilim ve fennin, nedenselliğe dayalı düşünce biçiminin, yani “bilim ahlâkı”nın epik bir tarifidir!

Yeni bir ahlâk, yeni bir dünya, yeni bir insanlıktır!…    

“Bir gün benim düşüncelerin bilim ile ters düşerse bilimi seçin”  diyen kadim lider Atatürk’ün kullandığı ifadenin vücut bulmuş halidir…

Aristoteles insanı “düşünen bir hayvan(anima rationalis)” olarak tanımlamıştı; ancak Solaris’in o devasa, canlı okyanusuyla karşılaştığımızda, bu düşünme yetisinin bizi evrenin efendisi mi yoksa kendi zihninin hapsindeki bir yabancı mı kıldığını sorgulamak zorunda kalıyoruz…

En nihayetinde insanlık yüzyıllardır savaşan bir tür. Doğamız gereği bencil ve çatışmacıyız. Nezaket, güven ve karşılıklı anlayışa dayanan bir insanlığı maalesef inşa edemedik… Ve bugün geldiğimiz noktada hâlâ asıl tehdit dış düşman değil; insanın kendisi belki de… Barışı önceleyebilmek için insanlığı kendisinden korumak gerek belki de…

Ve Solaris’in gizemli okyanusundan bize geriye son bir soru kalıyor.

Kim sorumlu? Bu durumdan kim sorumlu? Gibarian mı? Giese mi? Einstein mı? Platon mu? Hepsi suçlu… Düşün yalnızca, rokete binen adam her şeyi göze alıyor, daha çığlığı basmaya bile fırsat kalmadan balon gibi patlamayı, donmayı, kavrulmayı, bir püskürüşte bütün kanını akıtmayı göze alıyor, sonunda zırhlı kabuğun içinde uçuşan birkaç kemik parçası kalıyor geriye… İlerlememizin iki büyük kilometre taşını borçlu olduğumuz, Newton’un bulup Einstein’ın düzelttiği yasalar uyarınca uçuşan birkaç kemik parçası…

Mezbahaya bırakılmış bir bebek gibi orada oturuyorsun ve sakal bırakıyorsun… Kabahat kimin?

Kendin bul bakalım…

Ve Avdan, Hayatın Tüm Meşgalesinden Eli Boş Dönen Avcılar… Solaris’teki Üç Bilim İnsanının da Eli Boş Tanrı Babalarına Dönüşleri Gibi…

Karda Avcılar/Yaşlı Pieter Brueghel-1565