İlim meclislerinde aradım kıldım talep
İlim geride kaldı, illa edep, illa edep…
Yunus Emre
Edep beşeriyet âleminde yaşayanların ve ahiret hayatına gönül verenlerin yaşam tarzıdır.
Edep ahlâki ve sosyal içerikli bir terimdir. Buna güzel ahlak sahibi, takva sahibi insanda diyebiliriz. Bir kimsede sahip olduğu meziyet ve faziletler, başkalarında takdir hissi uyandırıyorsa, o kişiye edep sahibi denir.
Edep kelimesi “Elif, Dal ve Ba” harflerinden oluşur. Elif eline, Dal diline, Ba harfi ise beline sahip ol demektir.
Kur’an-ı Kerim’de edep kelimesi geçmez. Güzel ahlak ve takva gibi güzellikleri anlatan ayetler, edebi ifade etmektedir.
Edebi ikiye ayırıyoruz.
1- Zahiri edep
2- Bâtıni edep
Zahiri edep dünya hayatı ile ilgilidir. Bâtıni edep ise kalp (Gönül) ve Allah cc ile ilgilidir.
Tasavvuf hocam, emekli öğretmen Mehmet Ali Deniz hocama, “hocam bu yolun sonu nedir” diye sormuştum. Rahmetli hocam, “Mehmet bey oğlum, -Bu yolun sonu Adam gibi adam olmaktır-” demişti.
Fahr-i Âlem Peygamber Efendimiz (s.a.s) buyururlar ki; “Beni Rabbim edeplendirdi. Edebimi de en üstün kıldı.”
Edebi olmayan bir müslümanın, şeriatı, imânı ve tevhidi zayıftır.
Edep, tasavvufu yaşamak isteyenlerin en önemli özelliğidir.
Büyük tasavvuf âlimi Dekkak Hazretleri, “İnsan ibadeti ile Cennete girer, edebi ile Allah’a vuslat (kavuşur) eder” buyurmuştur.
16.yüzyılda İstanbul’da yaşayan Şair Nâbi, Allah cc ve Peygamber efendimizin aşkı ile yanan bir şairimizdir. O yıllarda Hac mevsimi başladığı zaman, Osmanlı devletinin ve milletinin, Medine ve Mekke halkına hediyelerini götürmek üzere bir Hac yolculuğu yapılırdı. SURREY-İ HARAMEYN bu yolculuğun adıydı… O zaman tren yolu yok, atlarla bu yolculuk yapılırdı… Şair Nâbi de bu yolculuğa katılmıştı. Bir ay süren bu kutlu yolculukta, Medine’nin hemen yanı başındaki KUBA kasabasına vardılar. Medine’nin ışıkları görünüyordu… Nâbi devamlı peygamber efendimize Selat-ü Selam gönderiyordu… Beraber yolculuk ettiği Osmanlı paşası yorgunluktan uyurken, ayakları Medine’ye doğru uzanmıştı. Paşanın bu haline üzülen Nâbi meşhur kasidesini yazıyor.
Sakın terki edepten kûy-i mahbubu hüdâdır bu
Nazargâhı ilahidir, Makâm-ı Mustafadır bu
Muraatı edep şartı ile gir Nâbi bu dergaha
Mutâfı kudsiyandır, cilvegahı enbiyadır bu
Osmanlı paşası uyanıyor… Nâbi’den özür diliyor. Medine’ye geliyorlar. Sabah otellerinden çıktıklarından ezan okunmaya başlıyor. Ezan-ı Muhammediye bitince, müezzin efendi, Nâbi’nin o gün yazdığı kasidesini okumaya başlıyor. Nâbi de, Osmanlı paşası da çok şaşkındırlar. Namazdan sonra ezanı okuyan müezzini buluyorlar.
“Müezzin efendi ezandan sonra okuduğun nedir..?”
Müezzin efendi, “onu size söyleyemem” diyor.
Nâbi, “Okuduğun kasideyi ben yazdım” deyince, Müezzin “Sen Nâbi misin” diye Nâbi’ye sarılıyor… Bu gece peygamber efendimiz bize tembih etti… Bu sabah namaza benim Nâbi diye bir kulum gelecek, onun şiirini ezandan sonra okuyun buyurdular… Nâbi ve Paşa ağlayarak birbirlerine sarıldılar.
Allah dostları buyurdular ki;
Edep bir tac imiş, nûr-u Hüdâ’dan
Giy o tacı, kurtul türlü beladan