Toprağa dokunmak bana hep iyi gelmiştir. Sanki elimle değil, içimle temas ediyorum gibi. Bir saksının toprağını havalandırmak, bir bitkinin yaprağını silmek, bir fideyi yerleştirmek… Büyük işler değil. Ama etkisi büyük.
Şehir hayatında doğayı “arka plan” gibi yaşamaya başladık. Bir park varsa iyi, yoksa idare… Oysa doğa bizim için dekor değil, kaynak. Toprak, insana ağırlığını hatırlatıyor. Yani “buradasın” diyor. Zihnin bulutları dağılınca bedenin ayakları yere basıyor.
Toprakla temasın bir başka tarafı daha var. Sabır. Toprak acele etmez. Bir tohumun büyümesi için günlere, aylara bazen yıllara ihtiyaç vardır. Tohumu ekiyorsun, bitkiyi suluyorsun, hemen mucize olmuyor. Bekliyorsun. Gelişmesini izliyorsun. Bu modern hayatın “hemen sonuç” alışkanlığına küçük bir karşı duruş. İnsan sabrı hatırlayınca içi de yumuşuyor.
Toprağa basmak temas etmenin başka bir boyutu. İnsanın doğayla yeniden bağ kurduğu en güçlü deneyimlerden biri. İçinde yaşam vardır. Tohumlar, böcekler, kökler ve görünmeyen milyonlarca canlı. Ve enerji aktarımı.
Benim toprağa dair sevdiğim şey şu, Her şeyi konuşmak zorunda değilsin. Toprağın yanında susmak da yeter. Birkaç dakika bile olsa.
Genç kalmak bazen ileri atılmak değil; kök salmayı hatırlamak.