Hızlı yaşıyoruz. Hızlı konuşuyoruz. Hızlı düşünüyoruz. Ve en kötüsü, hızlı yiyoruz. Sanki lokma bir görev, yemek bir “aradan çıkarma” işi. Oysa bedenin bir ritmi var, mide o ritmi sever. Aceleyi değil.
Ben bunu en çok öğle yemeklerinde fark ediyorum. Bir yandan ekrana bakıyorum, bir yandan lokmalar gidiyor. Sonra bir ağırlık… Bir şişkinlik… Bir uyku hali… “Yemek mi dokundu?” diyorum. Belki de dokunan yemek değil, hız.
Yavaş çiğnemek basit bir şey gibi durur ama aslında bedene şunu söyler: “Güvendesin.” Çünkü telaş varken sindirim de telaşa kapılır. Yavaşladıkça tat belirginleşir, doygunluk daha net hissedilir, beden “yeter” sinyalini daha zamanında verir.
Ben kendime küçük bir kural koydum. İlk üç lokmayı özellikle yavaş yiyorum. Sanki bedene “başlıyoruz” diye haber veriyorum. Bir de arada çatalı bırakıyorum. Bu hareket bile yemeği başka bir yere taşıyor. Aceleden keyfe.
Belki gençlik dediğimiz şey, kalori hesabından önce şunu hatırlamaktır: Yemek, sadece karın doyurmak değil; bedeni sakinleştirme fırsatı.