Bursa ve hatta genel olarak Türkiye’nin tamamında üretilen buzdolabı magnetleri illaki gözünüze ilişmiştir. Birçoğunun ne kadar ruhsuz ve sıradan tasarımlara sahip olduğu hepimizin malumu. Bizim şehirlerimizdeki bu örnekleri görünce, gittiği memleketlerden magnet toplayıp koleksiyon yapan bir gezgin olarak, kentlerimizin marka değerini ve kimliğini tam olarak düzgün yansıtamadığımızı düşünüyorum.
Alt tarafı hediyelik bir eşya, “Bu kadar da abartmanın alemi yok.” diyebilirsiniz ancak bir şehri anlatmanın belki de en küçük ama en kalıcı yollarından biri magnetler bana kalırsa. Bavula atılır, eve getirilir, yıllarca buzdolabının üzerinde kalır. Her sabah kahvaltıda göz ucuyla bakılır. Misafiriniz gelir, sorar: “Burası neresi?” Ve ardından şehir ve sizin onunla kurduğunuz hikaye yeniden anlatılır. Kısacası magnet dediğimiz şey, beş santimetrelik bir kent hikayesi, buzdolabındaki şehir kimliğidir.
Fakat ne yazık ki biz o hikayeyi çoğu zaman basite kaçarak, aceleye getiriyoruz.
Bursa gibi katman katman bir şehir düşünün. Osmanlı’nın ilk başkenti, ipek yollarının durağı, termal suların şehri, Keşiş’in gölgesiyle yaşayan bir dağ kenti. Ulu Cami’yi, Cumalıkızık’ı, Tophane’yi, Teleferik’i bir dekor değil, yaşayan bir hafıza olarak gözünüzün önüne getirin.
Peki biz bunları magnetlerde nasıl temsil ediyoruz?
Genellikle parlak, plastik hissi veren, çözünürlüğü tartışmalı bir fotoğraf. Üzerine eğreti bir “Bursa” yazısı. Bazen simli bir çerçeve. Bazen kalın ve gölgelendirilmiş bir font. Şehir küçülüyor, derinlik kayboluyor, geriye sadece klişe bir görüntü kalıyor. Bursa’da hediyelik eşya satan herhangi bir dükkanda bulabileceğiniz ortalama bir magneti aşağıya bırakıyorum.
Bu gördüğünüz magnet, içlerindeki en iyilerden. Köşe yazılarının tarihi belge niteliğini bildiğimden bu yazıya 50 yol sonra hasbelkader ulaşacak birinin çok da hayal kırıklığına uğramaması için bunu seçtim!
Elbet rast gelmişsinizdir, son yıllarda erişimi ucuzladığı için bir de lazer kesim ahşap furyası var. İncecik kontrplak üzerine yakılmış bir cami silueti. Yanına iliştirilmiş bir kalp figürü. Hepsi birbirine benzeyen magnet tasarımları. Ahşap elbette kıymetli bir malzemedir, mesele ahşap değil. Mesele, o malzemeye yüklenen fikrin zayıflığı. Çoğu örnekte ahşap bir tasarım tercihi değil, maliyet tercihi gibi duruyor. Elinize aldığınızda ağırlık değil hafiflik, incelik değil katıksız kar amacı hissediyorsunuz.
Oysa dünyada bu iş başka türlü yapılıyor. Turizmi ve kent kimliğini ciddiye alan şehirler magneti sıradan bir hatıra olarak görmüyor. Barcelona’da Gaudi esintili seramik kabartmalar, dokulu yüzeyler, canlı ama dengeli renkler görürsünüz. Amsterdam’da tipografisi güçlü, minimal ve kauçuk ya da metal detaylı tasarımlar çıkar karşınıza. Berlin’de endüstriyel estetikle üretilmiş, mat yüzeyli, hatta beton görünümlü magnetler bile vardır. Tokyo’da PVC, akrilik ve epoksi katmanlarla oluşturulmuş, çağdaş grafik dili olan örnekler görürsünüz.
Ortak noktaları şu: Her biri düşünülmüş. Her biri bir tasarım kararı taşıyor. Renk paleti bilinçli seçilmiş. Yazı karakteri şehrin ruhuna uygun. Malzeme sadece ucuz olduğu için değil, fikre hizmet ettiği için tercih edilmiş.
Bizde ise çoğu zaman magnet, “turiste satılacak en ucuz ürün” kategorisinde değerlendiriliyor. Oysa magnet, bir şehrin minyatür marka yüzüdür. Eğer bir şehir kendini beş santimetrelik bir yüzeyde bile özenle anlatamıyorsa, orada daha büyük bir temsil sorunu var demektir.
Düşünün; Uludağ sadece bir dağ silueti olarak değil, kabartmalı seramik bir yüzeyde mevsim geçişleriyle anlatılamaz mı? Ulu Cami’nin içindeki hat kompozisyonlarından ilham alan tipografik bir seri yapılamaz mı? Cumalıkızık evlerinin pastel tonları, mat emaye kaplı metal bir koleksiyon olarak çalışılamaz mı? İpek dokusunu çağrıştıran tekstil yüzeyli bir magnet Bursa’ya yakışmaz mı?
Magnet dediğimiz şeyin boyutu küçük olsa da temsil ettiği anlam oldukça büyük. Bir turist eve döndüğünde o magneti buzdolabına asacak veyıllarca orada kalacak. O şehir, her gün o evde görünür olacak. Biz o eve nasıl bir Bursa gönderiyoruz? Ruhsuz ve çabuk unutulan bir parça mı, yoksa dokunduğunda hikaye anlatan bir obje mi?
Belki de meselemiz tam burada başlıyor. Kent kimliği sadece büyük projelerle, dev tanıtım kampanyalarıyla kurulmaz. Bazen mesele, bir evin mutfağında asılı duran küçük bir magnette gizli.
Bu konuyu burada lafta bırakmak istemediğimden, sizlere bazı örnek tasarımlar sunmak istedim. Yapay zeka sağolsun, Bursa için nasıl bir magnet tasarlanabileceğini hızlıca birlikte çalıştık. İşte elde ettiğim sonuçlar:
Ve yazının sonuna bizim buzdolabımızın nasıl göründüğüne dair bir ipucu bırakıyorum.
Peki, öyleyse şu soruyla bitirelim:
Buzdolabımıza astığımız şehir, gerçekten anlatmak istediğimiz şehir mi?