Olay Gazetesi Bursa

At sevgisi

Samsun’da yaşayan üniversite sınıf arkadaşım emekli İngilizce öğretmeni Aysel Köksal dördü kız, biri erkek beş çocuklu bir ailenin en büyüğü olup “ablalık” kavramının hakkını layıkıyla vermiş, anne babasının özellikle yaşlılıklarında eli ayağı olmuş fedakar bir kadın. Yıllardır haberleşiriz, telefonlarda “Annemi hastaneye götürdüm… Babamı yarın hastaneye götüreceğim… Kardeşimi fizik tedaviyi götürüyorum bugün… Yalova’daki kardeşimdeyim şimdi, bir […]

Samsun’da yaşayan üniversite sınıf arkadaşım emekli İngilizce öğretmeni Aysel Köksal dördü kız, biri erkek beş çocuklu bir ailenin en büyüğü olup “ablalık” kavramının hakkını layıkıyla vermiş, anne babasının özellikle yaşlılıklarında eli ayağı olmuş fedakar bir kadın. Yıllardır haberleşiriz, telefonlarda “Annemi hastaneye götürdüm… Babamı yarın hastaneye götüreceğim… Kardeşimi fizik tedaviyi götürüyorum bugün… Yalova’daki kardeşimdeyim şimdi, bir hafta sonra onu Samsun’a götüreceğim” gibi “götürmek” fiilini hiç kimsenin ağzında ondaki kadar çok duymadım. Konuşmalarımızda bu ince ruhlu, temiz kalpli, zarif arkadaşıma kaç kez “Ayselciğim, senin yükün hep ağır!” dediğimi hatırlamıyorum…

Ağır yükünü altı yıldır haftada iki kez katıldığı Samsun Türk Sanat Müziği korosuyla hafiflettiğini, ruhunu dinlendirdiğini söyler. Konuşmaları, davranışları, düşünceleri gibi kalemi de iyi olup elinde bir kitap çıkaracak kadar hikaye ve şiir vardır. “Siyah Beyaz Yol Hikayeleri” adını verdiği yazılarındaki cesur, samimi ve sıcak anlatımı hem duygulandırır hem düşündürür hem de merak uyandırır. olay.com.tr’de haftada bir çıkan yazılarıma daha sonra yorum olarak onlara paralel kendi yazılarını göndererek katkıda bulunur. Bu şekilde katkıda bulunmadığı yazım neredeyse yok desem asla abartmış olmam. Şubat ayında yayınlanan “Farklı Rotalar” yazıma da şöyle bir yazıyla katkıda bulunmuştu arkadaşım:

“At sevgisi ayrı bir özellik ve güzelliktir. Atları çok severim ve çocukluğumda en büyük hayalim at sırtında uzun uzun gezmekti. Babam Erzurum’da memur iken kırk günlüğüne Hınıs yakınında Hacıömer diye bir köye Amerika’nın hibe buğdayını dağıtmak için görevlendirilmişti. Giderken okullar tatil olduğu için babam bizi de götürmüştü. Köyde Türkçe bilen iki elin on parmağı kadardı ve insanlarla anlaşmak, konuşmak neredeyse imkansızdı. Bir gün bir başka köyden bir düğüne davet edildik. Annem, babam ve çocuklar bir at arabasına bindiler. Beni de nedendir bilmem ofiste bekçi Yunus abinin atının arkasına oturttular. Çok mutluydum zira ilk kez ata biniyordum. Henüz on üç yaşındaydım ve bir hayalim gerçek oluyordu. Yunus abi süslü püslü bir eyerin üzerine oturmuştu, ben ise arkasına, çıplak atın üzerine oturtulmuştum. Biraz gittikten sonra Yunus abi atı öyle hızlı koşturmaya başladı ki ona sımsıkı sarılmak zorunda kaldım. Ne var ki ben sarılırken karnım atın eyerine öyle vuruyordu ki acıdan kıvranmaya başladım. Sarılmasam düşeceğim, sarılınca canım yanıyor… Kimseye bir şey söyleyemedim, hem söylesem kim duyardı ki beni?.. Kırk beş dakikalık yolu böyle kıvranarak bitirdim. Annemlere hiçbir şey söyleyemedim, ancak dönerken de bindirmek isterlerse söyleyecektim. Düğün, yemekler çok güzeldi ama karnım hala acıyordu, hiçbir şeyden tat alamıyordum…

Düğün dağılınca evin on beş-on altı yaşlarındaki oğlu ‘Size atlarımızı göstereyim mi?’ dedi. Benimle aynı yaşlarda olan Yunus abinin kızı ve evin oğlu ile ahıra gittik. On kadar at kendi bölmelerinde duruyordu. Evin oğlu içlerinden birini göstererek ‘Bu benim atım, çok uysaldır binmek ister misiniz?’ diye sordu. O anda sanki karnımın acısı geçti ve ‘Evet isterim!’ diye haykırdım. Evin oğlu atı çıkardı, ağzına sanıyorum gem diyorlar bir şey taktı ve biz iki kızı çıplak atın üzerine bindirdi. Binerken biraz zorlandık ama binmiştik işte… Evin oğlu bizi yavaş yavaş gezdirmeye başladı. Ben kim bilir ne hayaller içindeydim ki birden kendimi taşlık bir yolla kucaklaşmış buldum. Ne oldu da düştüm böyle hiç anlamadım. Eve yürüyerek döndük ve annemler hazırlanmış, arabaya binmiş, dönüş için bizi bekliyorlardı. Ben de hemen arabanın bir kenarına sıkıştım. Dönüş müthiş ağrılıydı. Ertesi sabah yataktan kalkamayacak kadar ağrım vardı. Karnım mosmordu sanki bir yerim kırılmış gibiydi, yoksa bu kadar ağrı neyin nesiydi?..Tabii yine annemlere söylemedim. Ne işim vardı bilip tanımadığım oğlanın atına binip gezmekte?… İyi olmuştu bana! Bu düşüşler, bu kadar çekilen sancılar beni atlardan soğuttu mu? Asla soğutmadı!.. Her ne kadar ilk ve son binişim acılar, ağrılar içinde geçse de atlara sevgim bir başka. Ama şimdi yine biri ‘Gel seni ata bindireyim’ dese cevabım ne olur?… Açıkçası bilemedim.” Aysel Köksal (Anılarım)