Haziran 1995’de Bursa Çelebi Mehmet Lisesi’nde yapılan mezuniyet törenini asla unutamam. O gün törenin yapılacağı Konferans Salonu tamamen doluydu. Havalar da sıcak gittiğinden öğretmenlerin hepsi yazlık kıyafetler içindeydi. Özellikle kadın öğretmenlerin giysilerindeki renk ve model değişiklikleri dikkat çekiyordu. Öğrencilerse kıpır kıpır, heyecanlıydılar ve salonda onların sesleri bir fon müziği gibi yankılanıyordu. Sunucu kız öğrenci konuşma yapması için Türkçe öğretmeninin adını anons ettiğinde salondan kuvvetli bir alkış geldi. Anonstan sonra on beş saniye geçtiği halde Türkçe öğretmeni ortalıkta görünmeyince herkes sağa sola bakınmaya başladı. Sonunda onun pencerelere yakın yerdeki koltuğundan kalktığı görüldü. Ellili yaşlardaki tıknaz Türkçe öğretmeni özenle yana taranmış saçları, sinekkaydı traşı, yuvarlak yüzünde epey yer işgal eden kalın çerçeveli gözlüğü ve takım elbisesiyle diğer tüm öğretmenlerden farklı bir görüntü sergiliyordu. Ceketinin düğmesini iliklerken yaptığı jest ve mimiklerle “Benim bir konuşma için mikrofona çağrılacağımdan haberim yoktu” der gibiydi. Pencere kenarından kürsünün olduğu duvar tarafına doğru salonu enlemesine geçerken bazı öğretmenlere kaş göz işareti yaptı, bir iki öğretmene de gülerek laf attı. Bu arada ivmesi azalmış olsa da alkışlar devam ediyordu.
Kürsüye çıkınca ceketinin cebinden kart büyüklüğünde kâğıtlar çıkardı, ki bu konuşma yapacağından haberi olduğunu gösteriyordu. Mikrofonu düzeltip üfleyerek kontrol ettikten sonra konuşmasına salondaki değişik kimlik sahiplerini “Sayın…Değerli…Kıymetli…Sevgili” gibi çeşitli sıfatlarla selamlayarak başladı. Yavaş tempoda konuşuyordu Türkçe öğretmeni. Bu arada yanımda oturan biyoloji öğretmeni Necdet Atalay bir şey sordu, ona yanıt vermeye çalıştım. Tekrar konuşmaya kulak verdiğimde Türkçe öğretmeni saygılar sunmaya devam ediyordu. Selamlama işinin bayağı uzun sürmesi yadırgatıcıydı. Onu bitirince bu kez okulumuza övgüler yağdırmaya koyuldu:
“Çelebi Mehmet Lisesi’nde öğrenci olmak bir ayrıcalıktır!” dedi, on puanlık bir alkış aldı.
“Çelebi Mehmet Lisesi’ni bitirmek bir ayrıcalıktır!” dedi, dokuz puanlık bir alkış aldı.
“İclal Erdem’in, Duygu Vardar’ın, Nuri Mutlu’nun girdiği Ankara ve İstanbul’daki güzide üniversiteler Çelebi Mehmet Lisesi’nden yeni öğrenciler bekliyor, sizlere güveniyoruz!” dedi, sekiz puanlık bir alkış aldı.
Türkçe öğretmeni dört beş övgü cümlesi daha sıraladı ama alkışlar da bu arada cılızlaşmaya başladı. Üç puana kadar düşen alkıştan sonra konuşmanın övgü bölümünü bitirdi. İçimden “Selamlama ve okulu övme bölümü bitti, bakalım şimdi ne diyecek?” diye merakla beklerken Türkçe öğretmeni “Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum!” diye konuşmasını noktaladı. Bu “Bir konuşma sadece selamlama ve okulu övmeden ibaret olmamalı!” diye düşünen herkesi şaşırttı.
Kürsüden indikten sonra Türkçe öğretmeni bir iki tebrik aldı, gülerek sağa sola kaş göz işaretleri eşliğinde laf attı ve gelip önümdeki boş koltuğa oturdu. Alnı ter içindeydi, düşen ter damlaları yanağını ıslatıyordu. Önce eliyle yelpazelenerek serinlemeye çalıştı sonra mendilini çıkardı, alnını, yanaklarını sildi. Kimsenin terlemediği bir ortamda böyle çok terlemesi kürsüde konuşma yapmanın uzaktan göründüğü kadar kolay olmadığını gösteriyordu…
Tören devam ediyordu. Beş dakika sonra mendiliyle bu defa ensesini silen Türkçe öğretmeni terlemenin önünü alamayacağını düşünmüş olmalı ki “Benden bu kadar, dayanamayacağım artık!” edasıyla yerinden kalktı, yavaş adımlarla salonu terk etti. “Şimdi kantine gider, soğuk bir şeyler içip kendine gelmeye, serinlemeye çalışır!” diye düşündüm ama daha birkaç dakika geçmeden yanıldığımı anladım. Sahneye yandaki kapıdan giren ve yeniden mikrofonu eline alan Türkçe öğretmeni yalnız bende değil herkesin kafasında şaşkınlık, sürpriz ve gülümsemeden oluşan bir duygu bulamacı uyandırdı. Salondaki hareketlenmeden bunu fark edince gülerek:
“Şimdi mikrofona alışıp onu elimden bırakamadığımı düşüneceksiniz ama benim öyle bir niyetim yok. Buraya Çelebi gazetesine güzel yazılar yazan matematik öğretmenini bir yazısını okuması için davet ediyorum” dedi ve yavaş adımlarla gelen matematik öğretmenine mikrofonu teslim edene kadar bekledi. “Son derece güzel bir kadın” nitelemesini hak eden matematik öğretmenini kibar ve centilmen bir şekilde tokalaşarak kutladı. Dönüp tekrar önümdeki boş koltuğa oturduğunda yüzü yine boncuk boncuk ter taneleriyle ışıldıyordu.
İki yıl önce güzel matematik öğretmeni “Türkçe öğretmeni benden Çelebi gazetesine yazı yazmamı istiyor. Yalnız ben sert yazarım ve yazılarımda sataşma olur, suya sabuna dokunurum!” dediğinde az şaşırmamıştım. Onun yazma gibi daha çok edebi bir beceri gerektiren farklı bir alanda böyle iddialı konuşması bana açıkçası pek inandırıcı gelmemişti. Ama zaman beni değil hem Türkçe öğretmenini hem de onu haklı çıkardı çünkü matematik öğretmeninin yazıları ses getiren, kendini okutan yazılardı.
Yazısını okumayı bitirdiğinde matematik öğretmeni sanki trans halindeymiş gibi iki üç saniye salona bakakaldı. Bu haliyle “Nasıl, yazımı beğendiniz mi?” diye sorar gibiydi. Bu soruya ilk yanıtı kuvvetli alkışlarıyla Türkçe öğretmeni verdi! Yazması için doğru kişiye teklifte bulunan Türkçe öğretmeni bu öngörüsüyle de salondan alkışın yükselmesini sağladı…
Öğretmenler Odasında bakışlarımın onun üzerinde olduğunu yakaladığı anlarda bir şeyler yazdığımı bildiği için Türkçe öğretmeni gülerek daima “Hiç umutlanma hocam, benden bir hikaye çıkmaz!” der, ben de her zaman “Abi, senden bir değil, birkaç hikaye çıkar!” derdim…