Günün büyük bölümünü ekranlara bakarak geçiriyoruz. Sabah uyanınca telefona uzanıyor, haberleri dijital mecralardan okuyor, işlerimizi uygulamalar üzerinden hallediyor, gün sonunda yine bir ekranın karşısında dinleniyoruz. Dijital dünya artık hayatımızın “yanında” değil; doğrudan içinde yaşıyoruz.
Fakat bu yoğun temas, bizi daha bilinçli yapmıyor. Aksine, çoğu zaman daha dikkatsiz ve daha kolay yönlendirilebilir hâle getiriyor. Önümüze düşen içeriklerin büyük kısmını sorgulamadan tüketiyoruz. Doğruyla yanlışı ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Bilgi çok, sorgulama az
Zamanın ne kadarı ekranda geçiyor?
Bu mesele yalnızca yetişkinlerin değil, en çok da çocukların ve gençlerin meselesi. Çocuklarda ekrana bakma süreleri artık günlük hayatın neredeyse tamamını kapsayacak seviyelere geldi. Çocuklar ve gençler ekranın içine doğdukları için daha hızlı adapte oluyorlar ama bu, daha bilinçli oldukları anlamına gelmiyor.
Tam tersine, en çok etkilenen kesim onlar. Sosyal medyada sunulan “kusursuz hayatlar”, beğeni sayıları, karşılaştırma kültürü; gençlerin özgüvenini ve hayata bakışını doğrudan etkiliyor. Bir haberi okumadan paylaşmak, bir videoyu izleyip doğruluğunu düşünmeden kanaat oluşturmak sıradan bir davranış hâline geldi. Biz yetişkinler olarak bu tabloyu eleştiriyoruz ama çoğu zaman biz de aynı döngünün içindeyiz.
Yasaklamak değil, anlamak gerekiyor
Kendi davranışlarımızı sorgulamadan çocuklara dijital bilinç kazandırmak mümkün değil. Ekran süresinden şikâyet edip, elimizden telefonu düşürmediğimizde verdiğimiz mesaj pek inandırıcı olmuyor. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; süreleri sadece kısıtlamak veya yasaklamak değil, neyi nasıl tükettiğimizi anlamak ve onlara da anlatmayı öğrenmek.
Eğitim tarafında da benzer bir durum söz konusu. Dijital okuryazarlık çoğu zaman teknik beceriyle karıştırılıyor. Oysa bir uygulamayı kullanabilmek, dijital dünyayı okuyabildiğimiz anlamına gelmiyor.
Bugün gençlere öğretmemiz gereken şey;
• Bilginin kaynağını sorgulamak,
• Veri paylaşırken neyi riske attığını bilmek,
• Dijital ortamda karşılaştığı her içeriğin masum olmadığını fark edebilmek.
Algoritmaların seçtiği bir dünya
Algoritmaların bize ne göstereceğine karar verdiği bir dünyada yaşıyoruz. İzlediklerimiz, okuduklarımız ve hatta ilgilendiğimizi sandığımız pek çok konu, büyük ölçüde bu görünmez yönlendirmelerin sonucu. Buna rağmen, hâlâ kendi tercihlerimizin tamamen bize ait olduğunu düşünmek istiyoruz.
Dijital okuryazarlık, biraz da bu yanılsamayı fark edebilme cesaretidir.
Bugün teknolojiye ayak uydurmak artık bir zorunluluk. Fakat hızla uyum sağlamak, doğru yönde ilerlediğimiz anlamına gelmiyor. Hızlı olmak, bilinçli olmak demek değil. Asıl mesele, bu dijital kalabalığın içinde yönünü kaybetmeden kalabilmek.
Sonuçta şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekranlar hayatımızdan çıkmayacak.
Soru şu: Bu dünyanın sadece tüketicisi mi olacağız, yoksa neyi, neden gördüğünü bilen bireyler olarak mı var olacağız?