Telefonlarımız her yıl biraz daha akıllanıyor.
Uygulamalar çoğalıyor, ekranlar büyüyor, hayat “bir tık” kadar kısalıyor.
Peki hiç durup şunu soruyor muyuz:
Biz bu teknolojinin neresindeyiz?
Kullanan mıyız, yoksa gerçekten üreten miyiz?
Bugün elimizdeki telefonların, kullandığımız yazılımların, izlediğimiz platformların neredeyse tamamı başka ülkelerde tasarlanıyor. Biz ise onları en iyi ihtimalle hızla tüketiyor, daha da kötüsü “yenisi ne zaman çıkacak?” diye bekliyoruz.
Teknolojiyle aramızdaki ilişki çoğu zaman üretimden çok tüketim refleksi üzerine kurulu.
Oysa teknoloji sadece satın alınan bir ürün değil; bir bakış açısı, bir problem çözme biçimi.
Bir uygulama indirmekle teknolojiye hâkim olunmuyor.
Bir cihaz kullanmakla dijital dönüşüm gerçekleşmiyor.
Asıl soru şu:
Bu teknolojiyi neden, nasıl ve ne için kullandığımızı biliyor muyuz?
Çoğu zaman teknolojiyi hız için istiyoruz. Daha hızlı iletişim, daha hızlı satış, daha hızlı tüketim…
Ama hızın yanında düşünmeyi, sorgulamayı ve üretmeyi ihmal ettiğimizde teknoloji bizi ileri taşımıyor; sadece daha hızlı aynı yerde döndürüp duruyor.
Bir toplum teknoloji üretemiyorsa, bir süre sonra onu yönlendiren değil, yönlendirilen olur.
Verisini başkalarına teslim eder, karar mekanizmalarını başkalarının algoritmalarına bırakır.
Fark etmeden sadece kullanıcı değil, birer istatistik haline gelir.
Oysa bu topraklarda sorun çözmeyi bilen insanlar var.
Gençler var, fikir var, potansiyel var.
Eksik olan şey çoğu zaman zeka değil; cesaret, süreklilik ve doğru yönlendirme.
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Biz yeni bir uygulama çıktığında onu indiren tarafta mı kalacağız,
yoksa “bunu ben neden yapmayayım?” diyen tarafta mı?
Teknoloji üreten toplumlar mucize yaratmaz.
Sadece tüketici olmamayı seçer.
Ve bazen asıl devrim, yeni bir cihazda değil,
o soruyu sormaya cesaret eden zihinde başlar.