Artık makineler yazıyor, çiziyor, analiz ediyor, hatta karar öneriyor. Birkaç saniye içinde metinler üretiliyor, tablolar hazırlanıyor, sorular cevaplanıyor. Eskiden saatler süren işler, şimdi dakikalar içinde tamamlanıyor.
Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor:
Her şeyi bilen, yazan ve üreten makineler varken insanın değeri azalıyor mu?
Yapay zekâ, ölçülebilen her konuda son derece başarılı. Hızlı, hatasız ve yorulmuyor. Veriyi seviyor, düzeni seviyor, tahmin edilebilir sonuçlar üretiyor. Tam da bu yüzden birçok alanda vazgeçilmez hale geliyor.
Ama insanı insan yapan şeyler, her zaman ölçülebilen şeyler olmadı.
Bir bakıştan anlamak, doğru zamanda susmak, kelimelerden çok duyguyu fark etmek… Bunların hiçbiri tablolarla ifade edilemiyor. Vicdan, sezgi, empati; sayıya dökülemiyor ama hayatın yönünü belirliyor.
Bugün asıl risk, yapay zekânın gelişmesi değil.
Asıl risk, insanın kendini sadece ölçülebilir performansla tanımlamaya başlaması.
Daha hızlıyım, daha çok üretiyorum, daha verimliyim… Peki daha anlamlı mıyız? Daha iyi anlıyor muyuz, daha iyi hissediyor muyuz? Yoksa mükemmel sonuçlar üretirken, eksik hayatlar mı yaşıyoruz?
Yapay zekâ bize “nasıl” sorusunun cevabını veriyor.
Ama “neden” sorusu hâlâ insana ait.
Bir kararın doğru olup olmadığını hesaplayabilir. Ama adil olup olmadığını tartışamaz. Bir metni kusursuz yazabilir. Ama bir cümleyi gerçekten hissederek kuramaz. Acıyı tanımlayabilir ama onu yaşayamaz.
Bu yüzden mesele, yapay zekânın insanın yerini alması değil.
Mesele, insanın kendi yerini unutması.
Teknoloji geliştikçe insanın değeri azalmak zorunda değil. Aksine, insan olmanın anlamı daha da görünür hale gelebilir. Yeter ki biz, sadece mükemmel sonuçlara değil; anlamlı olanlara da kıymet verelim.
Belki de bugün sormamız gereken asıl soru şu:
Mükemmel sonuçlar mı istiyoruz, anlamlı olanı mı?