ABD ile İran diplomasi görüşmeleri devam ederken ABD’nin masadan kalkıp uluslararası hukuku hiçe sayarak Birleşmiş Milletler kararı olmadan İran’a hava saldırısı başlatması kelimenin tam anlamıyla haydutluk. Bu hava saldırısı çocukların eğitim gördüğü bir okula yapılması sonucu 160 dan fazla çocuğun ölmesine sebep oldu. Savunmasız ve kendini müdafaa edemeyecek insanlara yapılan bu saldırı dünyayı dehşete düşürdü.
İşte ABD-İsrailin İran’a getireceği özgürlük ve demokrasi. Biz bu filmi ırak savaşında da izlemiştik.
Orta Doğu yine kanlı bir döngünün eşiğinde. Son günlerde yaşanan gelişmelerle birlikte bölge, sadece Arap yarımadasının veya İran’ın sınırlarıyla sınırlı kalmayan bir yangın yerine dönüştü.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı askeri operasyonlar, uzun süredir devam eden jeopolitik çıkar mücadelesinin yeni bir aşamasını temsil ediyor. Durum ne olursa olsun; bu karar sadece “nükleer tehdit” ya da “balistik füze programı” söylemleriyle açıklanamaz. Bu adımların arkasında, küresel güç dengelerini koruma, ticaret yollarını ve doğal kaynakları kontrol altında tutma isteği yatıyor. Petrol, doğalgaz, nadir elementler ve stratejik su yolları gibi kaynaklar, bu toprakları dünya siyasetinin merkezine yerleştiriyor.
Geçmişe baktığımızda bu coğrafyada savaş rüzgârlarının yeni esmediğini görürüz. 1980’lerde İran–Irak Savaşı, ardından 1990’da Birinci Körfez Savaşı ve 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin reddettiği 1 Mart Tezkeresi sonrası başlayan Irak işgali…Hepsi bu coğrafyanın kanla yazılmış uzun tarihi.
Sıra bugün İran’a gelmiş durumda.
Bugün sahnede tekrarlanan hikâye, sadece bir kez daha aynı filmi izlemekten ibaret değil. Ortada güçlü bir ekonomik ve stratejik hedef var; bölgenin zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarını kontrol etmek, küresel güç hiyerarşisini yeniden tanımlamak ve yeni ittifaklar inşa etmek. Bu hedefler, sıradan devletler arasındaki sınır çatışmalarından çok daha büyük bir küresel oyunun parçası.
Bu savaşın asıl kurbanları ise her zamanki gibi siviller: kadınlar, çocuklar ve masum halklar. Son çatışmalarda İran’da, Lübnan’da, bölgede ve mülteci kamplarında yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği haberleri geliyor.
Orta Doğu bölgesinde yaşayan milyonlarca insan, bir kez daha tarihin acı döngüsüne hapsoluyor.
Elbette bu süreci tek boyutlu okumak yanlış olur. Amerika ve İsrail’in uyguladığı askeri strateji ve saldırgan dış politika.
Gazze başta olmak üzere sivillerin hedef alındığı görüntüler dünya kamuoyunda derin tepkiler yaratıyor. Netanyahu ve Trump yönetiminin uluslararası hukuk nezdinde hesap vermesi gerektiğini savunmak insan hakları açısından meşru bir taleptir.
Fakat İrandaki molla rejiminin de kendi içinde demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda ciddi bir meşruiyet sorunu var. İdamların keyfi şekilde uygulandığı, muhalefetin baskı altında tutulduğu, siyasi ifade özgürlüğünün neredeyse yok sayıldığı bir rejim. Sebep her ne olursa olsun ulusların kendi kaderlerini tayin etmek gibi bir hakları var. Hiç bir dış müdahale bunu meşru gösteremez.
Bugünün çatışması yalnızca iki ülke arasında bir savaş değildir; küresel güçlerin siyasi, ekonomik ve askeri çıkarlarının çarpıştığı bir zemindir. İran’ın kendi sınırları dışına taşıyan saldırıları Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar Bahreyn Irak Güney Kıbrıs Rum yönetimi gibi ülkelere kadar açılan cepheler yaratıyor ve gerilimin daha geniş bir coğrafyaya yayılma riskini doğuruyor.
Bu gidişat, yanlış hesapların ağır bedeller doğuracağı bir döneme işaret ediyor. 3. Dünya Savaşı gibi küresel bir çatışmanın eşiğinde olup olmadığımız tartışılır; ama şurası kesin ki, Ortadoğu’yla sınırlı kalmayan bu kriz, uluslararası düzeni sarsacak potansiyele sahip. Her defasında savaşın ve stratejik rekabetin bedelini en çok siviller ödüyor.
Dünyanın kaynakları herkese yetecek kadar bol; sorun açgözlülüğü ve azgın güç olma isteğini dizginleyememekte.