Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Olay Haber
Olay E-Gazete
Dr. Gökhan UZEL
Dr. Gökhan UZEL

Saatleri ayarlama enstitüsü: Türkiye’nin saati kaçı gösteriyor?

Köşe Yazısını Dinle

Ayar saniyenin peşinden koşmaktır…

Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Bir türlü anlayamadım…

Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi “Halit Ayarcı”nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügatı kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur…

Kıymetli dostlar ülkemizin kritik bir süreçten geçtiği bu zaman diliminde bu hafta sizlerle “Türkiye’nin modernleşme tarihi” üzerine konuşmak istiyorum. Bu haftaki yolculuğumuzda Türk Edebiyatı’nın zirvelerinden birine,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın özellikle bugüne dair daha bir güncelliğini koruyan eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne doğru yola çıkacağız. Ve Bu yolculukta Osmanlı’dan günümüze Türkiye’nin modernleşme tarihi üzerinden bugüne bakacağız.

ekran resmi 2026 06 08 124503

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ironik bir anlatım diliyle kaleme aldığı kanaatimce  başyapıtı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Türkiye’de Cumhuriyet sonrası sosyal hayat, Türk modernleşmesinin tasviri ve eleştirisi yapılıyor. Hikâye küçüklüğünden bu yana saatlere ilgisi olan ve fakir bir ailede doğup, büyüyen başkahramanımız “Hayri İrdal”ın etrafında dönüyor. Hayri İrdal kendi halinde, iddiasız ve etrafındaki kimselerin etkisine kolayca giren, gelenekselci bir karakterdir. Eski ile yeni, doğu ile batı arasında sıkışmıştır. Bu sıkışmışlıkta kendi iradesiyle neredeyse hiçbir karar alamaz, rüzgarla uçuşan bir yaprak gibi savrulur.

Hayri İrdal’ın 3 sebeple  saatlere ilgisi bulunur. İlk olarak evlerinde dededen kalma “mübarek” adını verdikleri bir saat daima önemli bir köşede tutulmuştur. İkincisi,  Hayri İrdal’ın dayısı ona doğum gününde bir saat hediye etmiştir ve üçüncü olarak, en önemli sebep de Hayri İrdal, zamanın boşa kullanılmasını günah olarak gören Nuri Efendi’nin yanında saat tamiri öğrenmiştir. Dolayısıyla saatlere yönelik bir felsefe geliştirir…

“Ayar saniyenin peşinden koşmaktır…”

ekran resmi 2026 06 08 124511

Ancak geçmiş ve gelecek arasında; gelenek ve yenilik arasında hapsolmuşluğu yakasını bırakmayacaktır…

Hayri İrdal, Nuri Efendi’nin yanında askere gidene kadar çalışır ve oradan dönünce Abdüsselam Bey’in kızı Emine ile evlenir. Ancak oldukça zengin olan Abdüsselam Bey zamanla fakirleşir ve dahası mirasını da Hayri ile Emine’nin kızı olan Zehra’ya bırakır. Abdüsselam Bey vefat edince vasiyetnamelerde Zehra’dan validesiymiş gibi bahsettiği için de herkes Hayri’nin ona bir oyun oynadığını düşünür. Üstüne bir de Hayri İrdal’ın sırf şakasına bir elmasın Abdüsselam Bey’de olduğunu söylemesi üzerine herkes ondan yararlanmak ister. En sonunda akli dengesinin kontrol edilmesi için Doktor Ramiz Bey’in yanına yollanır. Bu süre içinde de karısı Emine hastalanır ve kendisinin hastaneden çıkmasından kısa bir süre sonra vefat eder.

Hayri İrdal, ikinci evliliğini Pakize Hanım ile yapar. Pakize Hanım ise kendisini sinemada gördüğü oyuncuların yerine koymaya çalışan gösterişi ve lüksü seven bir yapıdadır. Pakize hanımın bu dengesiz halleri Hayri İrdal’ın evlilikten yana mutsuz olmasına sebep olur. Bir süre ispiritizmacılık gibi şeylerle uğraşır. Tam çaresizliğin en uç noktalarındayken Doktor Ramiz aracılığıyla hikâyedeki ana kahramanlarımızdan “Halit Ayarcı” ile tanışır. Hayri İrdal’ın saatler konusunda bu kadar bilgili olması Halit Ayarcı’nın dikkatini çekmiştir. Çünkü Halit Ayarcı, tam bir yeni dünya insanıdır. Zamanı ayarlamayı toplumsal bir kalkınma olarak kabul eder. Bürokrasiyi, törenleri, ünvânları çok iyi kullanır. Batı tipi pragmatik ve faydacı, okyanus ötesi bir karakterdedir.

Ve birlikte Saatleri Ayarlama enstitüsünü kurmaya karar verirler. Hayri İrdal’ın yeniden inşası süreci de bu kararla başlar. Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın silikliği ve saat bilgisini kendi büyük projesi için bir sermaye olarak kullanmayı planlamaktadır. Hayri İrdal’ı adeta yeniden inşa edecektir.

ekran resmi 2026 06 08 124519

Şehrin saatlerinin birbirini tutmaması gerekçesiyle kurulan bu enstitü zamanla genişler. Çevrelerindeki herkes burada iş sahibi olur ve dış dünyadan büyük ilgi görür. Ancak Hayri İrdal artık zengin olmasına rağmen içinde bulunduğu durumun sahteliğini sorgulamaya başlar. Derinde bir şeyler yanlış hissettiriyordur… Çünkü Halit Ayarcı enstitünün daha çok ilgi görmesini sağlamak için Hayri üzerinden çeşitli yalanlar uydurmaya başlamıştır. Hatta Halit Ayarcı’nın uydurduğu “Ahmet Zamani Efendi”nin varlığına inanılıp, hakkında bir kitap tamamlanmış, sonrasında aile yadigarı mübareğin şeklinden esinlenerek enstitü için saat şeklinde bir bina yaptırılmıştır. Bu bina ilgi görünce Halit Bey ile çalışanlar için saat evler yapma projesi planlanmaya başlanır. O zamana kadar her yapılana onay veren çalışanlarsa bu defa ev planına karşı çıkarlar. Enstitü çalışanlarının bu tavrı hem Hayri İrdal hem de Halit Ayarcı’yı şaşırtır. Halit Bey aldandığını söyleyerek enstitüyü kapatmaya karar verir ve çalışanlar için tasfiye komisyonu kuracağını söyler. Bu karardan sonraysa Halit Ayarcı korkunç bir kaza geçirir. Ve Hayri İrdal onu bir daha sadece, kaldırıldığı evinde, yatağında görebilecektir…

İşte dostlar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yolculuğu da Türkiye’nin modernleşme yolculuğu gibi yarıda kalır… Ne Hayri İrdal değişebilmiş modernleşebilmiş, dönemin ve dünyanın ondan olmasını istediği kişi olabilmiştir ne de Halit Ayarcı büyük bir değişim, bir devrim, batı tipi yeni bir yurttaş ve toplum modeli yaratabilme hedeflerine ulaşabilmiştir.

Osmanlı döneminden günümüze Türkiye; doğu/batı, gelenek/yenilik, monarşi/demokrasi, mutlak otorite/demokratik kurumsallaşma, cumhuriyet/cemaat, kulluk/yurttaşlık, Türkiye/Osmanlı, eski/yeni gibi başlıklar üzerinden bu sarkaçta sallanmaya devam etmektedir.

Bu süreçte Osmanlı döneminde cumhuriyet rejimine geçilmeden önce bu dönüşüm sürecinin başladığını görürüz. Zira “1839 Tanzimat Fermanı” ile bu süreç başlar. 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti’nde padişah ilk kez kendi yetkilerini kanunlarla sınırlandırmış; dil, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin tüm tebaanın can, mal ve namus güvenliği devlet güvencesi altına alınmıştır. Bu ferman, Osmanlı modernleşmesinin ve anayasacılık sürecinin en önemli dönüm noktası kabul edilir.  Hukukun üstünlüğü, temel haklar ve mülkiyet hakkı gibi kazanımlar kabul edilmiştir.

Osmanlı yüzünü resmen batıya dönmüştür.

Eski ile yeninin ilk kez yasal olarak yan yana yaşamaya başladığı dönem olmuştur. Tıpkı Hayri İrdal’ın çocukluğundaki Muvakkid Nuri Efendi’nin bu dönemi simgelemesi gibi. Medresenin yanına mektebin açılması gibi yeniliklerle eski kurumlar yıkılmadan yanına yenileri kurulmaya başlanmıştır. Geleneksel zaman hala ayaktadır ancak dışarıda dönen dünya değişmektedir. Hikâyede de Seyit Lütfullah’ın simyacılıkla/büyüyle zengin olma hayalinin, Osmanlı’nın son dönemindeki “Batı”nın tekniğini alıp, mucizevi bir şekilde eski ihtişamlı günlerine dönme hayaline paralel feci şekilde hicvedilmesi gibi…

1876 “Kanun-ı Esasî” ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türk tarihinin ilk yazılı anayasası ilan edilmiştir. Bu anayasa ile Osmanlı Devleti, mutlak monarşiden (padişahın tek taraflı yönetimi) meşruti monarşiye (anayasalı ve meclisli yönetim) geçiş yapmıştır. Anayasa ile Osmanlı tarihinde ilk kez parlamenter sisteme geçilmiş ve çift meclisli(üyelerinin halk tarafından seçildiği meclis-i mebusan ve üyelerinin ömür boyu görevde kalmak üzere doğrudan padişah tarafından atandığı meclis-i ayan) “Meclis-i Umumi” kurulmuştur.

ekran resmi 2026 06 08 124528

Meclis-i Mebusan / İlk Türk Parlamentosu

Ancak 14 Şubat 1878’de Sultan II. Abdülhamit’in anayasal yetkilerine dayanarak meclisi süresiz olarak kapatmasıyla, II. Meşrutiyet’e kadar olan 30 yıllık bir süreç başlayacaktır. Toplumu yukarıdan aşağıya hızlı bir şekilde modernleştirmeye çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskılarıyla 24 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilecek, meclis tekrardan açılacak ve Türk tarihinde ilk defa çok partili siyasi hayat başlayacaktır. Egemenliğin odağı padişahtan halkın temsilcisi olan meclise geçmiştir…

Ancak bu dönem de Doktor Ramiz’in, Batı’dan(Viyana’dan) aldığı psikanaliz teorilerini, doğu insanının gerçekliğine(Hayri İrdal’a) uygulamaya çalışması gibi İttihatçı aydınların, Batı’daki sosyolojik teorileri(Auguste Comte/Pozitivizm vb.) Osmanlı toplum yapısına körü körüne uygulama çabasının birebir yansıması olmuştur. Ortaya çıkan şey sentez değil, absürtlük ve uyumsuzluk olacaktır…

ekran resmi 2026 06 08 124536

İkinci Meşrutiyet / Hürriyet, Adalet, Eşitlik ve Kardeşlik İlkeleri / 1908

Kurtuluş Savaşı verilip, erken cumhuriyet dönemine geldiğimizdeyse tablo değişecektir. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte radikal modernleşme hamleleri,(kılık kıyafet devrimi, takvim ve saat devrimi, harf devrimi, saltanat ve hilafetin tamamen kaldırılması gibi) kurumsallık kazanmıştır. Devlet, toplumu, baştan aşağı, “modern bir ulus” olarak dizayn etmeye başlamıştır. Tanpınar’ın da eleştirdiği Tanzimat aydınlarının salt batıcı yaklaşımlarıyla hareket edilmemiş; Atatürk’ün tabiriyle Türk Milleti gücünü kendi büyük geçmişinden almış ve bu kolektif hafızayı modern dünyanın değerleri ile birleştirmiştir. Ve 1923-1938 döneminde yoktan kurulan genç cumhuriyet ortalama %7,5 oranlarında ekonomik büyüme oranlarına ulaşmıştır. Ortalama enflasyon % -1; ortalama Dolar 1,4 Lira olarak kayıtlara geçmiştir(TUİK Tarihsel İstatistikler Serisi). Yine bu dönemde büyük Kurtuluş Savaşı’ndan çıkılmış, Osmanlı borçları ödeniyor ve 1929 Büyük Buhran’ı yaşanıyordu. 1940’ların çatışmalı dünya konjonktürü ve II. Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik daralmaya karşın da 1950’lere kadar bir “Türk Rönesansı” olarak bu dönemde momentum korunmuştur.

ekran resmi 2026 06 08 124556

Romanın da yazıldığı ve yayınlandığı 1954 çok partili dönemine(1950’ler) geldiğimizdeyse, Türkiye batı bloğuna(NATO, ABD) fazlasıyla yaklaşmış, liberalizm ve pragmatizm odaklı bir dönem yaşanmaya başlanmıştır. Tıpkı hikâyede Enstitü’nün yurt dışından gelen heyetler tarafından incelenmesi, Amerikalı uzmanların raporları ve enstitünün kapatılma(likidasyon) kararının alınması gibi…

Tanpınar aslında burada Halit Ayarcı ve Doktor Ramiz gibi karakterler üzerinden de dönemin karar vericilerine ve entelektüellerine göndermede bulunur… Halit Ayarcı’nın hatası kendi köklerine dayanmak, ilim, bilim tekniği geliştirmek yerine, Turgut Özal’vari “her mahallede bir milyoner yaratma” ideali taşıyan 1950’ler siyasetçileri gibi davranmasındadır. Gerçeğin ve özdeki gelişimin ne olduğu önemsizdir, liyakat önemli değildir, önemli olan projenin nasıl pazarlandığıdır. Hikâyenin sonunda enstitünün kapatılması ama tasfiye komisyonunun bile yıllarca maaş almaya devam etmesi, Türkiye’de sistemlerin değiştiğini sanırken aslında bürokratik asalaklığın hiç değişmediğini bize göstermiştir…

En nihayetinde günümüz Türkiye’sine geldiğimizde, Tanpınar’ın 1950’lerde açtığı bu parantez, aslında bugün yaşadığımız Türkiye’nin de tam bir özetidir…

Bugün hala Türkiye’de şekilsel modernleşme ile öz/gelenek” çatışması bitmemiştir. Sadece kutupların yer değiştirdiğini söyleyebiliriz… Günümüzde de sadece kadro yaratmak için açılan işlevsiz kurumlar, her şeyin PR(reklam/algı) üzerinden yürümesi ve liyakatsizlik sürecinin kök salması neticeleri ile karşı karşıyayız…

1839’da başlayan Türk Modernleşmesi, Muvakkid Nuri Efendi’nin gerçek ötesi, hurafi “organik/manevi” zamanından kopmuş, Halit Ayarcı’nın mekanik/batılı zamanına bütünüyle entegre olamamıştır… Türkiye modernleşme tarihi, ne tam Doğu ne tam Batı olabilmiş, hikâyedeki Hayri İrdal gibi sürekli bir ara dönem şaşkınlığı ve kimlik krizi içinde kalmıştır.

En nihayetinde toparlayacak olursak; özellikle bu tartışmaların zirve yaptığı ülke olarak içinden geçtiğimiz bu kritik dönemde; doğu/batı, gelenek/yenilik, monarşi/demokrasi, mutlak otorite/demokratik kurumsallaşma, cumhuriyet/cemaat, kulluk/yurttaşlık, Türkiye/Osmanlı, eski/yeni… Hangisi?.. Bu soruların tartışması devam etmektedir… Türk Halkı’nun, 1839’dan günümüze, yaklaşık 200 yılık bir demokratikleşme tarihi ve sürecine rağmen hâlâ cevaplanamamış bu sorular doğru yanıtlarını bulmayı ve doğru rotalarda geleceğin medeniyet ufkunda büyük bir ışıkla parlamayı beklemektedir…

Ve bir soru?

ekran resmi 2026 06 08 124606

ABD Başkanı Trump ile birlikte Epstein dosyalarında “544 kez” ismi geçen, “tarihten bihaber” Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack; uzunca bir süredir dillendirdiği “kabilesiniz, klansınız, feodalsiniz, demokrasi size fazla, öyle kalın” gibi kalıplarla, Türk Milletine kıyafet biçme haddini kendinde nasıl bulabiliyor?…

     

     


Avatar Seç KAPAT
BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR