“Yaşamak, demişti Marcus Aurelius, dansçının değil güreşçinin hünerini gerektirir. Önemli olan ayaklarınızın üzerinde durmanızdır. Zarif adımlar atmaya gerek yok.”
Nobel ödüllü, Güney Afrikalı ünlü yazar J.M Coetzee, “Demir Çağı” romanının 132. sayfasında bunları yazmış.

Güney Afrikalılar için söylenmemiş bu sözler. Tüm dünya insanı için.
Marcus Aurelius, bin dokuz yüz yıl önce yaşamış, 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru olan, stoacı bir filozoftur.

Bu sözü şunun için aldım; ülkenin siyasetçileri ile yurttaşlarının yaşam koşullarının git gide büyük bir ayrışma içinde olduğunu gözlemlemem.
Uzun yıllardır ülke insanı gerçektende sözü edildiği üzere, her güne “er meydanı” denilen güreş sahasına çıkar gibi güne başlıyor.
Güreş, Ata sporumuz. Geçtiğimiz hafta 665. Kırkpınar yağlı güreşleri de yapıldı. Hayatla her gün güreşmek, güçlü bir pehlivanla güreşmekten çok daha zor olan bir dönemden geçiyoruz.

Oysa siyasetçilerin yaşamı öyle mi?
Ülke koşullarına göre oldukça konforlu ve güvenceli. Hatta çoğu Avrupa ülkelerinden bile daha iyi olanaklara sahipler. Bunun yanında sağlanan avantajlar, çoğu yerde yapılan birçok ayrıcalıkları olduğu gibi, ‘güç’ sağlamasını da atlamamak gerek.
Bu yüzden olmalı, hiçbiri koltuğunu bırakmak istemiyor. İstisnasız hepsi sahip olduğu konumu kaybetmemek için sıkı sıkı yapışıyor. Hatta, daha iyi bir konuma geçmek için de, liderine biat etmekten geri kalmıyorlar.
Eğer, kendi partisinde gelecek görmüyorsa ya da başka bir parti de daha iyi bir gelecek varsa, partisini değiştirmekte tereddüt bile etmiyor. Üç yıl içerisinde sırayla üç partiye gidebiliyor.
Seçmenin verdiği oy, transfer olduğu partiye söylediği onca ağır sözler… hepsi yenilip yutulup, bir kenara bırakılıyor.
Size, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bir avantajını da yazmam gerek. Millet Meclisi’nin ayrıcalıklı olanaklar sağladığı kişiler arasında eski Meclis Başkanları da var.
Kimler bunlar: Köksal Toptan, Cemil Çiçek, Bülent Arınç, İsmail Kahraman, Ömer İzgi, Mehmet Ali Şahin, İsmet Yılmaz, Mustafa Şentop.

Bunlara Meclis’te oda, sekreter, danışman ve araçta veriliyor.
Daha ne olsun!..
Türkiye siyaset tarihine bakınca, elbet pek parlak ve gurur duyacağımız şeyler çok az. Ama günümüzdeki siyasetçiler kadar “gerçeklikten” kopuk bir süreç yaşanmadı.
Yıllardır yaşadığımız, her yurttaşı yakan ağır sorunların çözüleceğine insanımızın inancını yitirmesi bu nedenledir.
Herkes kendi kabilesine çekilmiş ve her kabile kendi düşüncesini kendi gerçeği olarak kabul etmiş. Hiç biri kabilenin dışına çıkmak istemiyor. Dışarıda ne oluyor, kim nasıl yaşıyor, başkaları karşılaştıkları sorunları nasıl çözmüş diye bir arayışa girme gibi bir eylem içerisinde değiller.
Türkiye karşılaştığı sorunları, yeterince ve doğru bir yöntemle ele alıp, tartışıp çözüm yoluna gitme becerisinden epey süredir yoksun.
Hal böyle olunca meseleler ya palyatif çözümlerle ya da erteleme yoluna gidiliyor. Çoğu zamanda birçok sorunun üstü örtülüyor, sorun yokmuş gibi yola devam ediliyor.
Çoğu kez kafama takılıyor; bu insanların konuşmalarına, hallerine bakınca, bazı istisna kişiler dışında geri kalan büyük çoğunluğun hala ergenlikten çıkmamış olduklarını düşündürüyor bana.
En çok aklımı kurcalayan MHP lideri Devlet Bahçeli…
Bugün, Türkiye siyasetinin en etkili lideri konumunda…
İnanıyorum ki, şimdi anlatacaklarımı okuyunca siz de bu düşünceme katılacaksınız.
Geçtiğimiz hafta Salı günü, partisinin grup toplantısında, Türkiye’nin beka sorunundan söz etti. Askeri hastanelerin açılmasının stratejik bir mesele olduğunu belirten Bahçeli, “Ne hazindir ki; bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum, şanlı ordumuzun büyüklüğü ve harekât kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır” dedi.

Askeri hastanelerin açık olmaması, koskoca Türkiye için nasıl bir sorunu yaratıyor?
Bunu anlatmıyor…
15 Temmuz darbe girişiminden sonra askeri hastaneler kapatılmıştı. Ülkenin duyarlı ve öngörülü insanları, uzman askeri yetkililer bu kararın çok yanlış olacağını, Askeri hastanelerin kapatılmasının büyük bir hata olduğunu açık açık söylemişlerdi.
Emir büyük yerdendi, kapatıldı.
Onca birikim, tecrübe bir kalemde heba oldu.
Aradan 10 yıl geçti. Bunca yıl niye bekledi Devlet Bahçeli?
Peki, bunu neden şimdi gündeme getiriyor?
Ayrıca bunu grup toplantısında parti mensuplarına ve ekranlardan bize niye söylüyor olabilir ki…
Şaşırdığım da tam burası; kendisi iktidarın stratejik ortağı. Üstelik oldukça etkili bir lider Devlet Bahçeli… Öyle olmasa, Diyarbakır’ın tarihi surlarına üç hilalli MHP bayrağı iki yanına da Devlet Bahçeli’nin posteri asılabilir mi?
Doğrudan Cumhurbaşkanı ile görüşmesi daha doğru olmaz mı?
Madem ülke için hayati bir mesele, bunu gayet kolayca, Cumhurbaşkanı ile başbaşa görüşüp çözebilir.
Daha ilginç bir gelişme yaşandı bu konuşmanın ardından. İyi Parti, meclise Askeri hastanelerin açılması için teklif verdi. Teklif AKP ve DEM Parti’nin oylarıyla reddedildi. MHP ise çekimser kaldı!..
Sanırım ne demek istediğim anlaşıldı…
* * *
4 Temmuz, ABD’NİN 250. Kuruluş Yıldönümü…
Dünyanın bazı ülkeleri Amerika’nın bu özel gününü kutlamak için çeşitli etkinlikte bulundular. Örneğin Fransa, Eyfel Kulesi’nin ışıklarını ABD’NİN bayrak renginde ışıklandırdı. Başka yapanlar da oldu.

Türkiye’de Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü Kırmızı, beyaz ve mavi renklerle ışıklandırıldı.
Bu Amerikan Bayrağının renkleri…
Bağımsızlığını eşsiz bir ‘Kurtuluş Savaşı’ ile (Gerçi Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Kurtuluş Savaşı denmesine kızıyor ama) kazanan Türkiye’nin, bunu yapması pek içe sindirilebilir gelmedi bana.
Benim gibi birçok insanın incindiğini düşünüyorum. Sanırım Filistin’de yaşayanları da bu görüntü epey üzmüştür. Orda yaşanan büyük insanlık utancını İsrail tek başına yapmadı. Büyük suç ortağı ABD’dir.
Ankara’da olağanüstü bir ivme yaşandı.
7 ve 8 Temmuz da NATO toplantısına ev sahipliği yapmanın telaşı vardı her yerde.

Anlamadığım, bu toplantıya gereğinden fazla önem verilmesi. Zaten iki yılda bir, yapılıyor bu tür toplantılar.
Üstelik günümüzde varlığı çok tartışılan bir kurum Nato. Kısaca açayım.
Bugün NATO’ya tehdit olacak bir güç yok dünya ülkeleri arasında.
Çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Doğu bloku diye bir topluluk kalmadı. Bugünkü Rusya’nın da NATO’ya tehdit olacağı pek akla uygun gelmiyor.
ABD, bir korku iklimi yaratarak, savunma bütçelerini artırdı ülkelerin. Onları daha çok silahlanmaya teşvik etti. Ama silahları ABD’den almak zorunlu. Tüm mesele bu değil mi?
Buna karşın eski kıtanın, gelişmiş Avrupa ülkeleri, ABD’ye karşı kendilerinden beklenen bir strateji geliştiremediler. Bu yüzden hepsi Trump’a karşı olması gerektiği gibi davranamıyorlar. Bu toplantıların kazananı ABD olurken kaybeden genellikle biz, halk oluyor.
ABD’nin daha doğrusu Trump’un bu dayatmasına bir tek İspanya Başbakanı karşı çıkıyor.
Başbakan Sanchez “Eğer biz Nato’ya, silaha bu kadar bütçe ayırırsak, halka yapmamız gereken hizmeti yeterince yapamayız” diyerek karşı çıkıyor.

Deniz Göktaş, geçtiğimiz günlerde videoda yayınlanan Stand-Up gösterisinin ardından tutuklandı. Bu konuyu daha geniş bir şekilde haftaya cumartesi günü yazacağım. Şimdilik bu kadarını söyleyip, buna bağladığım durumu anlatacağım.
CHP lideri Özgür Özel, geçen hafta sonu Kastamonu ve Zonguldak’ta halkla buluştu. Sanırım Zonguldak’taki konuşmasında, Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını eleştirdikten sonra, “Korkma Deniz, biz yanındayız” diye seslendi. Özgür Bey, koşuyor, çabalıyor, iyi şeyler de yapıyor ancak bazı şeylerde çok telaşlı. Hatta çok fazla şey söylüyor.
Beni gülümsetti Özgür Özel’in bu sözleri. Kalabalığın etkisi mi, içinde yaşadığı coşku mu ona bu sözleri ettiriyor?
Bu konuda da öyle yaptı;
Adam zaten korkmuyor. Korkunun duvarını çok önceden aşmış. Hem onun için ne yapacaksın ki? Her sabah bir belediye başkanın tutuklanıyor. Kimisi de kuyruğu kıstırıp iktidar partisine kaçıyor. Bunların hepsiyle baş edebilmek elbet kolay değil. Ama söylemle de olmuyor ki.
Son örneğim, büyük Türk büyüğü Kemal Kılıçdaroğlu’ndan.
Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın açıklamasında Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesine ilişkin, “İttifak üyesiyiz ama kimsenin ileri karakolu ya da taşeronu değiliz. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey Cumhuriyetçi devlet aklıdır” dedi.

13 yıllık, Genel Başkanlığı süresince, Cumhuriyetin kazanımlarını içselleştirmemiş birinin bu sözleri ediyor olabilmesi tam bir ergen davranışı değil mi?
Yüz yılını geride bırakan bir partiye, Sayın Kılıçdaroğlu, 13 yıl süresince kurumsal bir yapı, kurumsal bir akıl, temel bir ilke getiremeyen, girdiği hiçbir seçimi kazanamamış birinin bu sözleri etmesi ne büyük talihsizlik.
Cumhuriyetçi devlet aklından tam neyi kastediyor anlaşılmıyor. Keşke bugüne kadar ne olduğunu gösterseydi. Sayın Kılıçdaroğlu, adliyede ziyaretine gittiğin, istenmediğin halde zorla görüştüğün Deniz Göktaş var ya; daha 32 yaşında. Ama inan aklı senden çok daha duru ve çok daha ileride. Üstelikte çok dürüst; Ayrıca da hiç yalan söylemiyor.
Şimdilik ‘Cumhuriyetçi devlet aklını’ bir kenara bırak. Kendine, ülkene bir hayrın dokunacaksa eğer;
Deniz Göktaş’ın dediğini yap.
“CHP’yi bi sal gitsin.”
