İnan, yazısında şu ifadeleri kullandı:
Yazının başlığı Murat Uyurkulak’ın Nisan ayında yayımlanan son romanının adı.
Kitabı okuyup bitirdiğimde, bir hayalin içinde buldum kendimi. Daha önceden kafamın içinde var mıydı bilmiyorum… Belki de okuduklarım, içimde olanı sözcüklerle ifade etme olgunluğuna erişti.

Ünlü mücadele insanı Martin Luter King’inki gibi büyük hayal değil benimki. Gerçekleşmesi daha kolay, mütevazı bir isteğe dönüşmüş düşünce ürünü de diyebilirim.
Size kitaptan uzun uzadıya söz etmek niyetinde değilim. Öyle yaptığımda, kitaba ve yazarına haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum. Ancak söz etmeden de olmaz.
Büyük bir emek ve arşiv çalışması ile donatmış kitabın içeriğini yazar. Olağanüstü bir kurguyla olay örgüsünü büyük bir ustalıkla yapmış.
Osmanlı’nın son dönemini anlatarak başlıyor…
31 Ekim 1918 günlü gazete: “Osmanlı İmparatorluğu teslim oldu.”
14 Kasım 1918 gününün gazetesi “İstanbul işgal edildi.”
16 Mayıs 1919 gününün gazetesi “Yunan ordusu İzmir’e çıktı.”
Romanın kahramanı doktor Ahmet Tahsin’in günlüğünün, filme çekilmesi üzerine toplanan senarist, yapımcı, kurgucu, danışman ve başka kişilerin bir masa etrafında senaryonun nasıl olması gerektiği üzerine tartışmalarıdır kitabın ana konusu. Ama bu masanın etrafında olan her birinin kendi hikayesi de vardır ve asıl ilginç olan da bu hikayelerdir. Çünkü her biri toplumda bir akımı temsil eden kişiler seçmiş yazar.
Cumhuriyetin kuruluşu. Çok partili sisteme geçiş. 27 Mayıs 1960 İhtilali…

Sonra yakın tarihimizin siyasi gelişmeleri ile Gezi eylemleri de başka bir gözle anlatılıyor kitapta.
Aslında yüz yıldan fazla bir zamandır, çözülemeyen sorunların bir dökümünü sıralamış yazar. Artık miras gibi nesilden nesile devredilen bu kronik sorunların niye çözülemediğinin de bir “sitemi” sanki.
İşte tam burada anlatmak istiyorum hayalimi.
TRT Haber Dairesi bir program hazırlıyor. Ülkenin belli başlı siyasi partilerinin genel başkanları ve onların yanında bulundurmak istedikleri dört – beş yardımcısı var. On ya da on beş gün süreyle belirlenen süre içerisinde Türkiye’yi nasıl yöneteceklerini anlatıyorlar.
Tarafsız ve yetkin bir program yöneticisinin koordinasyonunda başlıyor yayın.
Programın konu başlıkları da, ülkenin temel sorunları olan şu başlıklardan oluşuyor.
– Türkiye nasıl bir anayasaya sahip olmalı?
– Adalet sistemine güveni nasıl sağlayacaksınız?
– Her derecede Eğitim politikanız nedir?
– Bir türlü çözülemeyen işsizlik / istihdam meselesinde projenizi anlatınız.
– Enflasyonla mücadeleyi hangi politikalarla ve ne kadar sürede kabul edilebilir seviyeye indirmeyi öngörüyorsunuz?
– Çalışan, emekli, küçük esnafın yaşam standartlarını seçim propagandası olmaktan çıkaracak uygulamalar neler olmalı?
– Vergi adaletini nasıl sağlayacaksınız?
– Temel sağlık politikanız nasıl olacak?
– Eğitimde ve sağlıkta kamusal bir uygulama planınız var mı?
– İçişleri ve güvenlikte nasıl bir yol izleyeceksiniz?
– Dünya Devletleri ile ilişkilerde temel ilkeleriniz nedir?
– ABD ve AB ile izlenecek yol nasıl olacak?
– Çevre, kentleşme ve doğal afetlere karşı hangi önlemler almayı düşünüyorsunuz?
Daha başka başlıklar da eklenebilir bunlara.
Ancak temel bir fikir vermesi açısından bunlarla yetinelim şimdilik.
Sayılan bu sorunları çözecekleri süreleri de söyleyip, bunlardan birini dahi gerçekleştiremezlerse, siyaset sahnesinden çekileceklerini vaat ettikleri bir yayın olsun.
Böylece yıllardır aynı sorunların etrafında dönüp durmaktan kurtulmak iyi olmaz mı?
Elbet çok güzel olur.
Kitaba dönersek…
Kitabın kapağını açar açmaz, ilk sayfasında bir alıntıya yer vermiş yazar.
1911’de yayımlanan bir dergiden Memduh Süleyman’ın makalesinden aldığı bir bölümle başlatmış.

Murat Uyurkulak, yüz yıldan fazla bir zamandan önce, 1911’de yazılmış olan yukarıdaki tespitleri, kitabında başlangıç noktası yapmış.
Bu tarihten, günümüze yani yüz yılı aşan bir zaman diliminde toplumsal davranmış biçiminde pek de değişiklik olmadığını örneklerle sıralamış yazar…
Kitabın ortalarından bir örnek: Etkili bir siyasetçi veya büyük bir iş insanı ya da ünlü sayılan bir sanatçının ölümü üzerine, yapılan cenaze töreninde yaşanılanları fotoğraflamış adeta.
“Cami bahçesindeki kalabalık aniden dalgalandı.”
Beklenen en güçlü yönetici cami avlusuna girmişti. Ondan sonrasını yazarın kaleminden aktarayım.
“Unvanlarını yan yana yazmaya kalksan dünyadan aya yol olacak adamlar, en büyük dalkavuk yarışmasında canlı canlı birbirini çiğniyordu. Bu hallerini çoluk çocukları, torun torbaları görür de utanır diye hiç endişe etmiyorlardı.
Kafalarını tokuştura tokuştura akıllarını kaybetmiş, birbirlerinin kopyası olup çıkmışlardı. Öpüşe yalaşa yüz hatları silinmiş, ifadeleri kaybolmuş, güneşin altında sarı sarı parlayan bir koca salkım sultaniye üzümüne dönmüşlerdi. İcap ettiğinde muazzam bir ahenkle hep beraber ağlıyorlar, işaret verildiğinde kusursuz bir koro misali hep bir ağızdan gülüyorlardı.”
Olay Medya İcra Kurulu Başkanı Mehmet Ali İnan’ın yazısının tamamı için tıklayın…
