İnan, yazısında şu ifadeleri kullandı:
Mayısa girdik. İlk yaz ancak bu ayda gösterir kendini bizim oralarda. İlk bakışta dümdüz bir ova çarpar gözünüze. “Kale” dediğimiz büyük bir tepenin üç yanına sıralanmıştır evler. Kale’nin eteklerinden aşağıya, ovaya doğru bir düzen içinde kuruludur kasabamız.

Uzun, bıktırıcı, soğuk kış günlerinin bitmesiyle bir devinim, bir canlanma yaşanır yörede. Yeşille keser köşe bucak. Diz boyu otlarla kaplanır Kale ve ilk yaz güneşiyle parıldar ovanın yemyeşil yüzü.
Kale’ye en yakın yapı okulumuzdur. Oldukça yükseğe kurulduğundan kasabanın her yerinden rahatlıkla görülebilir.
Okuldan söz edince geçmişin kucağında buluverdim kendimi. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, dersler…
Dördüncü sınıftaydım. Derslerim çok iyiydi. Beşe geçeceğimden hiç kuşkum yoktu. Sabahçıydık ve büyük bir coşkuyla gidip geliyorduk okula.
Ah, o sabah!.. Her zamanki neşem yoktu okula giderken. Annem hastaydı çünkü. Ailemde herkesi severdim ama, onun hastalığı bir başka etkilerdi beni. Okul yokuşunu hüzünlü, isteksiz adımlarla dinlene tıkana yürümüştüm.Öğretmenin neler anlattığını anımsamıyorum. Son dersin bitiş ziliyle gerçeğe döndüm. Günlerden Cuma olduğu için öğretmen yüklüce bir ödev vermişti hepimize. Tüm öğrenciler yokuştan güle oynaya inerken, ben koşmadım. Annemin durumu içimi daraltmıştı.

Hemen iyileşmesini, hiç olmazsa iyiymiş gibi görünmesini istiyordum.
Sessizce eve girdim Annem yatağındaydı. Tek söz etmeksizin, öylece bakıştık. Çantamı bırakıp önlüğümü çıkardım. Avluya çıktım.
Babaannem inekleri yemliyordu. Yanıma yaklaştı, eteklerini çırparak, “Annen hiçbir şey yemedi sabahtan beri. Gidip Bıcılı’yı çağırsan da bir iğne vursa” dedi.
Durur muydum? Koşarak çıktım evden. Köy ebesi vardı ama, çoğu kez kasabada bulmak olanaksızdı. Zaten yılın ancak altı ayında kalıyorlar, sonra nedendir bilinmez, yok oluyorlardı. Ama “Bıcılı” bizdendi. Üstelik de kapı komşumuzdu. Gerçek adı Abdurrahma’dı. Neden Bıcılı derlerdi bilmiyorum. Herkes lakabıyla anardı onu, ama yüz yüze iken adını söylerlerdi.
Bıcılı, öğretime yeni açılan ortaokulda hizmetli olarak çalışmaya başlamıştı o yıl.
Uzun yıllar doktor yanında çalışmış olduğundan deneyimli biriydi. Herkesin hastalığına koşardı. Hiçbir hastaya yanlış bir uygulama yapmamıştı o güne kadar. Hastalığı ciddi olanları hemen kentteki doktora gönderirdi. Bu yüzden herkesin güveninin kazanmıştı.
Ortaokul binası olmadığı için, kasabanın girişinde bulunan belediye binasında yapılıyordu dersler. Evimizle okul arası yirmi dakika çekiyordu yürüyerek.
Ortaokulun müdürü Behçet Bey’di. Çok sert ve disiplinli biri olarak tanırdık onu. Okul saatlerinde hiçbir hastaya gitmesine izin vermezdi Bıcılı’nın.

Okula koşarken, Behçet Bey’den Bıcılı’ya iznin verip vermeyeceğini düşünüyordum. Ter içinde kalmıştım ve sıkıntıdan boğulacak gibiydim.
Okula yaklaştıkça büyüyordu kaygım. Giriş kapısında Abdurrahman Amca’yla karşılaştım. Soluk soluğa, annemin durumunu anlattım ona. Ağzından çıkacak yanıtı beklerken, gözlerimi gözlerine dikmiştim.
Bıcılı, umarsız bir sesle, “Behçet Bey izin vermez, akşama gelir bakarım” dedi. Bu yanıtı beklemiyordum. Gelmeliydi, hemen gelmeliydi! Birden gözlerim doldu, kendimi tutamadım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar boşanıyordu. Oracıkta dikilip kalmıştım; ne konuşabiliyor, ne gidebiliyordum. Bıcılı halime acımış olmalı ki, “Çıkıp bir konuşayım bakalım” diyerek merdivenlere yöneldi. Sabırsızlık içinde, merdivenlerden gelecek ayak seslerini beklemeye koyuldum. Az sonra, iri gövdesi göründü. Yüzüme bakarak, “Haydi gidiyoruz” deyince iyice bıraktım kendimi, hıçkırıklarım inceldi, gözyaşlarım irileşti. “Ağlama artık” dedi Bıcılı, “annene iğne yaparım, iyileşir.”

Eve ulaştığımızda annem sancılar içinde kıvranıyordu.
Abdurrahman Amca hemen ağrı kesici bir iğne yaptı, çantasından çıkardığı ilacı bıraktı ve “Akşama tekrar uğrarım” diyerek kalktı. Avluda babaanneme dönüp, “Bu çocuk beni zorla getirdi. Onun haline dayanamadığım için müdüre yalvardım. Yoksa izin alamazdım” dedi. “Eline ayağına sağlık” diyerek uğurladık Bıcılı’yı.
Ertesi gün biraz daha iyileşmişti annem. İki gün sonra da tümden dindi acıları, ayağa kalktı. Mutluydum artık. Annem sağlığına kavuşmuştu, her şey eskisi gibi olacaktı… Mutluluk buydu benim için.
Aradan altı yıl geçti. Ortaokulu bitirip kentteki liseye başlamıştım. Yaz tatilindeydik. O yıl üçüncü sınıfı okuyacaktım. Bu sürede ara ara hastalanmıştı annem, ama her keresinde kısa sürmüştü hastalığı. Ayakta kalabilmesi bile mucizeydi. Kolay mıydı on üç çocuk doğurup onu yaşatabilmek, büyütüp yetiştirebilmek?
O yıl gene hastalandı annem, yataklara düştü. Ciddiydi durumu. Artık Bıcılı’ya değil, kent doktoruna götürüyorduk onu. Haplar, iğneler, şuruplar… Ağrıları dayanılmaz olunca hastaneye yatırdılar. Ameliyat olması gerektiğini söyledi doktorlar. Hem de hemen! Yıkılmıştım; kabuğuma çekildim. Hiçbir şey yapmıyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyordum. Durmadan sigara içiyor, annemin iyileşeceği günlerin hayalini kuruyordum.
Ziyaret süresi dolunca ayrıldım hastaneden. Akşamları kasabaya dönüyordum. Bir boşluk büyüyordu gitgide içimde. Çevremde olup biteni görmüyor, duymuyordum. Gözlerim, kulaklarım yokmuş gibiydi. Düşüncemi hiçbir şey üzerinde yoğunlaştıramıyordum. Bilincim, bilincim? Yoksa beynim de mi durmuştu? Hayır, hayır!.. Mutsuz günler bitmek üzereydi, annem tümden iyileşecekti artık. Ben cuma günlerini iple çekecek, eve bile uğramadan kasabanın arabasına binecektim. Anam eski günlerdeki gibi kuru fasulye pişirecekti bana, yanına da yoğurt koyacak, avlu kapısında, dönüşümü bekleyecekti…
Yıllar var ki, su içmek gelmiyor içimden. Bardağı elime alıp bir iki yudum içtiğimde annem düşüyor usuma. Ağzım dilim pas tuttu. Ne çok sigara içiyorum, ne çok! Oysa arkadaşlarıma göre geç başladım bu zıkkıma. Çocukluk aşkımı bahane edip ona sarıldım. İlk paketi de onun verdiği parayla almıştım. Tanrım, neler söylüyorum ben? Bunlar benim yaşımın bir parçası değil mi? Sırdaşım, dert ortağım sigara… Durup durup geçmişe dönüyordum. Bir an önce sakalımız çıksın diye arkadaşlar arasında nasıl da yarışırdık… Büyüklerden gizli gizli tıraş olduğumuz günler bir düş müydü yoksa? Tıraşımı rahatça olayım diye, anam odanın kapısında bekler, gözcülük ederdi…
Ah ana, arkadaşlarım ne çok severdi seni. Tabii sen de onları. Onlar da en az benim kadar alışmışlardı senin o güzel yemeklerine. Nedense, pek yemek yemezdik onların evlerinde. Ama bizde, herkes teklifsizce otururdu soframıza. Belki de senin o tükenmez sevecenliğin veriyordu onlara bu rahatlığı.

Hastanede yatağının yanına oturdum. Ellerimi tuttu. Parmaklarımı avuçlarının içine aldı. Çok susamıştı… Belki de ellerimle serinlemek istiyordu. Bir an mutlu bir parlak belirdi gözlerinde. Ameliyat, tüm gücünü almış, külçeye döndürmüştü annemi. Tanrım, nasıl da solgundu yüzü… Yanına yaklaştığımda belki de ilk kez adımla seslendi bana. Babaannemin yanındayken, çocuklarını adlarıyla çağırmazdı. Buna kimse zorlamazdı onu ama, gelenekti işte.
Ameliyat olduğunun ertesi günü hastaneye gittim. Ameliyatlı hastalara su verilmiyordu içmeleri için. Büyük acıydı bu. Susuzluğa dayanamazdık biz, alışkın değildik buna. Su, her an yanı başımızda olmalıydı. Evimizin önündeki çeşme dile gelseydi de söyleseydi; küçük toprak testilerden nasıl kana kana su içtiğimizi. Ya o sıcak yaz akşamları.. Pınarın ağzından avuç avuç su içer, yüzümüzü boynumuzu yıkar, öyle yatmaya giderdik.. Çeşmenin rahatlığı. Nasıl da mutlu olurdun bizleri öyle görmekten…
Zor etmiştim sabahı. Bir an önce kente gidecek arabaya binip hastaneye ulaşmak istiyordum. Yoksa biraz oyalansa mıydım? Belki geçen zaman annemi biraz daha iyileştirmiş olacaktı. Üçüncü seferi yapacak arabaya bindim. On beş yirmi adımda bir yolcu toplayarak çıktık kasabadan.
Kente uzaklığı kırk beş dakikaydı kasabamızın. Durduğu yere çok yakın bir yerdeydi hastane. Hemen vardım. Ağır ağır çıktım merdivenleri. Odanın kapısı açıktı. Ürperdim birden. Soğuk bir ter kapladı vücudumun her yerini. Odada kimse yoktu. Annemin yatağı da boşalmıştı.
Koridorda dolaşanlar vardı ama, soramıyordum onlara. Sesim çıkmıyordu. Gözlerime perde çekilmişti sanki. Karaltılar birikmişti yanımda. Biri tanıdı beni. Acıklı bir sesle, “Anneni Ankara’ya gönderdiler” dedi.
Anlamıştım… Ama kabullenmek istemiyordum gerçeği. Daha çok gençtin anne. Ölüm yakışmazdı sana. Gözlerini dünyaya doymadan kapamak olur muydu? Büyük bir haksızlıktı bu. Hesabını kimden soracaktım?
Gelecek bizim değil miydi? Umutlarımız, düşlerimiz, beklentilerimiz böyle kolayından uçup gidebilir miydi? Beni yalnız bıraktın anne! Sensiz neme gerek bunlar? Yaşamak, mutlu olmak en çok senin hakkındı…
Olay Medya İcra Kurulu Başkanı Mehmet Ali İnan’ın yazısının tamamı için tıklayın…

