Ya ver canını insan için ya da etme kalabalık dünyamızda…
“Toprak bereketli, üretim var, emek var. Peki refah?…”
Kıymetli dostlar, dünya ve ülke olarak içinden geçtiğimiz bu kritik günlerde, sizinle Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” eseri ve Türkiye Eko-Politiği üzerine konuşmak istiyorum.
1914 yılında Adana’da doğan, Türk edebiyatının ve toplumcu gerçekçiliğin Türkiye’deki en güçlü yazarlarından biri olan Orhan Kemal, babası Abdülkadir Kemali Bey’in siyasi nedenlerle yurt dışına gitmek zorunda kalması nedeniyle çocukluk yıllarını zorluk içinde geçiriyor. Genç yaşta çalışma hayatına atılıyor. İşçilik, ambar memurluğu ve kâtiplik gibi çeşitli işlerde çalışarak Anadolu insanının yaşamını yakından tanıma fırsatına sahip oluyor. Bu deneyimleri de eserlerinin ana damarını oluşturuyor. Roman ve hikâyelerinde işçi sınıfını, yoksulluğu ve toplumsal adaletsizliği sade ve etkili bir dille aktarıyor.
Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanında 1950’lerin Türkiye’sinde yaşanan işçi göçünü, sömürü düzenini ve yoksul köylülerin hayata tutunma mücadelesini derin bir gerçekçilikle ele alıyor. Roman, Anadolu’nun yoksul bir köyünden başlayan ve yolları Çukurova’nın kavurucu tarlalarına uzanan 3 genç işçinin hikâyesini anlatıyor. “İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali.” Her biri memleketlerindeki yoksulluktan kurtulup biraz olsun para biriktirme umuduyla yola çıksa da onları bekleyen hayat umduklarından çok daha çetin, çok daha acımasızdır.

Yusuf, Hasan ve Ali. Bu üç arkadaş köyde neredeyse açlık sınırında yaşamaktadır. Toprak ağalarının baskısı, geçim sıkıntısı, işsiz güçsüz dolaşmak artık dayanılmaz bir hal almıştır. Gazetelerde ve radyoda sürekli “Çukurova’da rekor pamuk hasadı, bereketli topraklar üzerinde yeni zafer” haberlerini duyan bu üç arkadaş bir araya gelip karar verirler. Çukurova’ya gidilecek ve pamuk işçiliği, fabrika işi akla ne gelirse yapılacaktır. Çünkü söylentilere göre orası para kazanılan bir yerdir. Bir giden bir daha geri dönmemiştir. Demek ki gidenin hayatı kurtuluyor diye düşünürler.
Çukurova’ya vardıklarında ilk şoku sıcakla karşılaştıklarında yaşarlar. Kavurucu güneş, rutubet, pamuk tarlalarındaki ağır çalışma şartları üç arkadaşın ilk şaşkınlıkları olur. Ama aslında onları en çok şaşırtan işçileri insan yerine koymayan düzendir. İş bulmak zordur. Buldukları işlerde ise ücretler düşüktür. Çalışma saatleri belirsizdir. Çoğu zaman yevmiyeler eksik ödenir ya da hiç ödenmez. Üç arkadaş önce bir çavuşun emrinde pamuk toplamaya başlar. Günde 3 kuruş yevmiye alacaklardır. Ama gerçek hiç de öyle değildir. Çavuş Zeynel çalışanları borçlandırdığı ve kötü alışkanlıklar aşıladığı gibi, sık sık yarın veririm, haftaya veririm, diyerek ödemeleri de geciktirir. Kavurucu güneş altında çalışan işçilerin çoğu hastalanır. Pehlivan Ali iri yarı, güçlü kuvvetli olduğu için tarlalarda zorlanmaz hatta çalışkanlığıyla dikkat çeker. Yusuf daha utangaç ve naiftir. Köse Hasan ise şehir hayatına çabuk adapte olan, kurnazlığıyla işlerin iç yüzünü çözmeye çalışan biridir. Zamanla iş azalınca üçü tarladan fabrikaya geçer. Bir süre çırçır fabrikasında çalışırlar. Burada pamuk çuvallarını taşır, makinelerin gürültüsü ve toz içinde sabah akşam didinirler. Fabrikadaki ustabaşılar ve iş takipçileri işçilerden rüşvet isteyen, onları sürekli borçlandıran tiplerdir. Daha sonra Pehlivan Ali demir atölyesinde iyi para olduğunu duyar ve ayrılır. Ali’nin bu kararı üç arkadaşın hayatlarındaki ilk kırılmadır. Çünkü Ali’nin atölyede çalışmaya başlaması onu para kazanma hırsına ve şehirdeki tehlikelere açık hale getirir.
Bu noktada en önemli yan hikâyelerden biri olarak, iki farklı sosyolojinin bir araya geldiği, Pehlivan Ali ile Fatma arasındaki ilişkiyi görürüz. Fatma şehirde yaşayan, olgun, çekici ve Ali üzerinde güçlü bir etkisi olan bir kadındır. Ali, hem Fatma’dan hoşlanır hem de onunla olduğu için kendini şehirli hissetmeye başlar. İçindeki köylü saflığı ile şehir hayatının cazibesi arasında gidip gelir. Fatma, Ali için zaman zaman bir kaçış, zaman zaman da bir tuzak gibidir. Onu maddi olarak da sömürür, duygusal olarak da. Ali bu ilişki yüzünden giderek daha çok borçlanır. Daha çok para kazanma hırsına kapılır. Kavgalar, kıskançlıklar, yanlış işler peş peşe gelir. Pehlivan Ali’nin sonunu hazırlayan sürecin en büyük parçası Fatma ve onun yönlendirdiği şehir hayatıdır. Ali’nin çalıştığı demir atölyesinin ustaları acımasızdır. İşçiler makine gibi görülür. Ali düzenin araçlarından patoz makinasına ayağını kaptırarak ölür. Cenazesi kimsesizler mezarlığına kaldırılır.
Ali’nin ölümü hikâyedeki en çarpıcı ve en sarsıcı bölümlerden biridir. Üç arkadaşın umutla çıktıkları yolun nasıl karanlığa doğru döndüğünün somut bir göstergesidir. Yusuf ve Köse Hasan, Ali’nin ölümünden sonra derin bir sarsıntı yaşar. Onun mezarı başında toplanan işçiler aslında kendi kaderlerini görürler. “Ancak Orhan Kemal’in de serzenişiyle, kapitalist çarkların patoz makinasında ezip öğüttüğü işçilerin ve romandaki karakterlerimizin de yer yer bu sömürü düzenine çanak tuttuğu ve sınıf bilincinden yoksun olduğunu belirtmeden geçmek olmaz…”
Hikâyenin en derin psikolojik bölümüyse Yusuf’a ayrılmıştır. Ali ölmüş, Hasan az da olsa düzenini kurmuş, Yusuf ise yapayalnız kalmıştır. Fabrikalarda, atölyelerde iş bulamaz. Bir süre Adana sokaklarında işsiz dolaşır. Açlık, yalnızlık, dışlanmışlık onu tüketir. Bazen ağır yük taşır, bazen ayakkabı boyar ama hiçbir iş onun hayatını toparlayamaz. Umut her geçen gün biraz daha sönmeye başlar. Bir zamanlar köyden çıkarken kurduğu biraz para biriktirip köye dönmek hayalleri artık tamamen tükenmiştir. O şehrin devasa gürültüsü içinde küçücük kalmış bir köylüdür. Yusuf’un hayatı giderek kötüleşir. İş aradığı günlerin her biri diğerine benzer. Bazı günler aç uyur. Bazı günler sokak köşelerinde sabahlar. Uzun süre dirense de kötü çalışma, yetersiz beslenme ve dikkatsiz tedavi yüzünden giderek zayıflar. Bir gün hastalığı ağırlaşır. Kimsenin fark etmediği bir anda adeta sessizce söner. Onun ölümü iyi insan olmanın böyle bir dünyada tek başına yetmediğini acı biçimde gösterir. Ve bu ölüm bizlerin zihninde derin bir yoksulluk, çaresizlik ve sınıfsal adaletsizlik duygusu bırakır. Çukurova’nın sıcağında pamuk tarlalarında başlayan yolculuk üç arkadaş için çok farklı üç son hazırlar.
Çukurova’ya umutla gelen üç arkadaştan geriye yalnızca Hasan kalmıştır. Hasan iki arkadaşının toprağa düştüğü bu acı yolculuğun sonunda tüm emeğinden geriye kalan elindeki gaz lambası ile köyüne geri döner. Fakat döndüğü köy artık eski köy değildir. Aslında değişen köy de değil Hasan’ın kendisidir. Hayatta kalmış olsa da gençliğinin umutlarını, arkadaşlığın sıcaklığını ve şehirde yitip giden yıllarını bir daha geri bulamayacaktır. Bereketli topraklar üzerinde önce umutlar yeşermiş, sonra o umutlar birer birer toprağa gömülmüştür. Geriye ise sadece yoksulluğun ve alın terinin acı gerçeği kalmıştır…
İşte dostlar, “Bereketli Topraklar Üzerinde” üç köylü gencin hayata tutunma çabasının hikâyesidir. Ama aynı zamanda bir sistem eleştirisidir. Karakterler aracılığıyla 1950’lerin Türkiye’sinde işçilerin nasıl sömürüldüğünü, umutlarının nasıl kırıldığını, şehirleşme süreçlerinin nasıl acımasız olduğunu ve tüm bunlara rağmen bir sınıf bilincinin yerleşmemiş olduğu gerçeğini görürüz. Pehlivan Ali sömürü düzeninde ezilen işçinin sembolüdür. Çukurova’nın sıcağı, tarlaların tozu, fabrikaların gürültüsü, işçi mahallelerinin yoksulluğu tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkar.
Zira bu yıllar, Türkiye’nin kabuk değiştirmeye çalıştığı, “1923/İzmir İktisat Kongresi” ile ilkeleştirilmiş olan; yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin izleyeceği ekonomik düzen “karma ekonomik düzen”dir politikasının terkedildiği yıllardır. Çünkü 1950’ler ile birlikte Türkiye bu modeli yumuşatmış, ekonomideki piyasa ağırlığını artırmaya başlamış ve “liberal ekonomi” ilkelerini benimseyerek uygulamaya başlamıştır. 1980 sonrasında ise tam liberal ekonomiye geçilecektir.
Karma ekonomik düzende, özel mülkiyet yanında devlet mülkiyeti de olacaktır, sosyal devlet anlayışı hakim olacaktır. Piyasa otomatik düzende işleyecektir ancak devlet gerekli gördüğünde müdahalede bulunabilecektir. Demokratik bir planlama yapılacak, özel teşebbüs projelerini bu planlamaya uygun oluşturacaktır. Bu yolla sosyal adalet sağlanacak, sanayi geliştikçe ortaya çıkması muhtemel gelir adaletsizliklerinin de önüne geçilecektir. Sadece sanayici yararı değil, kamu yararı gözetilecektir. Vahşi kâr hırsı “kooperatifler” ve “tarım ekonomisi” vasıtasıyla dizginlenecektir. Zira “bugün gelişmiş, refah ekonomisi kabul ettiğimiz ülkelerde de” ekonomik sistemin bu rotada ve ilkelerde ilerlediğini görürüz.
İşte 1950’lerde başlatılan dönüşüm ve sistemsel/ilkesel değişim ile ekonomideki tek hakim, hikâyede bahsedildiği gibi özel teşebbüs olacaktır/olmuştur. Meşhur “Marshall Yardımı” ile tarım ekonomisi ve tarımsal sanayi yükselişe geçmiş, kırsal çözülme ve köyden kente göç başlamış, ancak verimlilik artışı sağlanamamıştır. Şehirlerde işgücü baskısı meydana gelmiştir. Hâlbuki refah ekonomisi kabul ettiğimiz ülkelerin(Fransa, İtalya vb.) vatandaşını, üreticisini kırsalda, toprağında istihdam ettiğiniz görürüz. Köylü göçmez. Toprağı boşaltmaz. Ülkenin her bölgesinde homojen demografik dağılım sağlanması hedeflenir. Kooperatifler vasıtasıyla bir araya gelmiş küçük/orta ölçekli üretici ve büyük ölçekli teknolojik/entansif üretici birlikte üretir. Milli geliri adil şekilde paylaşır. Şehir ve köy koşulları, imkânları birbirine yakınlaştırılır. O sebeple “köylü milletin efendisidir” ve toprak halkındır. Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinde de olduğu gibi…
Dış yardımlar ve beraberinde gelen dışa bağımlılık ile büyüme meydana gelmiştir ancak “kalkınma” sağlanamamıştır. Zenginleşen ancak “verimlileşmeyen” sanayici milli geliri kendi tekelinde toplamaya başlamıştır. Ve bunu takiben üretim yapısı dengesiz kalmıştır. Devletin sanayi yatırımları yavaşlamıştır. 1980 sonrası tam liberal ekonomiye geçişle gerçek kırılma meydana gelmiştir. Zira bugün de 90 milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye’de köyden kente göç, sanayi işçiliğinin zor koşulları ve adaletsiz paylaşım sürmektedir. Büyüme vardır ancak kalkınma noktasında soru işaretleri büyüktür…
Çünkü Türkiye ekonomisi yaklaşık 70 yıldır dünya ülkeleri arasında en büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyor olmasına rağmen, nominâl kişi başı gelirde ancak 50li sıralarda dolaşabilmektedir. Bahsi geçen kalkınmış(Almanya, Japonya vb.) ülkelerde kişi başı yıllık gelir 50bin dolar düzeylerindeyken Türkiye’de 15bin dolar düzeyindedir. “Bugün ihracat fazlası veren Almanya, Japonya gibi ülkelerde “karma ekonomik model” ilkelerinin uygulandığını bir kez daha defaatle belirtelim…”
İşte bu noktada tarihin bizi getirdiği yer itibarıyla, geleceğe emin adımlarla yürüyebilmek adına, tekrardan bir ilke değişimine ihtiyaç olduğu aşikâr dostlar…
Peki ne yapmak lazım?
En başta ekonomik büyümenin ekonomik kalkınma anlamına gelmediğini bilmek lazım…
Çin, Rusya, Malezya gibi modeller yerine insan değer veren, refahın yüksek olduğu ülkelerin modellerini incelemek, öğrenmek lazım…
Ne yapmak gerekiyor?
Almanya gibi, güçlü sosyal güvenlik, güçlü sendika, kartelleşmeye/tekelleşmeye sıkı denetim, eğitim ve işgücü planlamasını “bilimsel ilkeler çerçevesinde” yapmak gerekiyor. Japonya gibi, odağı üretimden yaşam kalitesine vermeye yönelmek(insan gelişirse ancak ekonomi de gelişecektir), salt milli gelir büyümesi yerine sosyal göstergelerde gelişime yönelmek, sayısal artışın yerine yapısal dönüşümü koymak ve sosyal adalete önem vermek gerekiyor…
Yoksulluğu düşürmek, kişi başı geliri arttırmak, gelir adaletsizliğini azaltmak, eğitimi, sağlığı, iş kalitesini, liyakatı yükseltmek gerekiyor. İnsani gelişmişlik endeksinde yükselmek gerekiyor.
“Yani “büyümeyi değil”; “kalkınmayı hedeflemek” gerekmektedir… “
Sözün özü mesele şudur dostlar; bir ülke sadece üretimini arttırarak büyüyebilir, fakat bu büyüme eğitim, sağlık, adalet ve refaha yansımıyorsa, “kalkınma” gerçekleşmiş sayılmaz. Rakamlar yükselirken, hayatlar aynı kalıyorsa, ortada bir ilerlemeden çok sadece istatistiksel bir hareket vardır.
Tam da bu noktada Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanı, ekonomik göstergelerin ötesine geçen ve 1950’lerden günümüze uzanan bir gerçekliği tekrardan hatırlatır bize… Toprak bereketlidir, üretim vardır; ancak bu bereketin insan hayatına nasıl dağıldığı sorusu cevapsız kaldığında, kalkınma yalnızca bir kavram olarak kalır… Asıl mesele; büyümenin kimin hayatını, ne kadar değiştirdiği/iyileştirdiğidir…
Ve ancak insana hak ettiği değeri verildiği zaman gerçekten yeşerecektir bereketli topraklar üzerindeki filizler…

