Yapay zekâ eğitimde artık uzak bir ihtimal değil.
Öğrencinin cebinde, öğretmenin masasının üzerinde, velinin gündeminde, okulun kapısında.
Bir soru çözülüyor. Bir konu anlatılıyor. Bir ödev toparlanıyor. Bir problem birkaç saniye içinde adım adım ekrana geliyor.
İlk bakışta her şey çok güzel görünüyor.
Daha hızlı öğreniyoruz gibi.
Daha kolay anlıyoruz gibi.
Daha verimli çalışıyoruz gibi.
Ama son araştırmalar bize çok kritik bir şeyi hatırlatıyor:
Bir öğrencinin soruyu çözülmüş olarak görmesi, o soruyu öğrendiği anlamına gelmiyor.
OECD’nin eğitimde yapay zekâ kullanımına dair ortaya koyduğu sonuçlar tam da bu yüzden dikkat çekici. Matematik çalışmalarında yapay zekâ kullanan öğrencilerin pratik performanslarında ciddi bir artış görülüyor. Yani öğrenci, yapay zekâ yanındayken daha başarılı görünüyor.
Fakat iş sınava gelince tablo değişiyor.
Yapay zekâ desteği ortadan kalktığında, aynı öğrencilerin sınav performansında düşüş yaşanıyor.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Çünkü matematik öğrenmek, sadece doğru cevaba ulaşmak değildir.
Matematik öğrenmek; düşünmeyi öğrenmektir.
Bir sorunun başında kalabilmek, yanlış yoldan dönebilmek, denemek, bozmak, yeniden kurmak, işlem basamaklarını zihinde oturtmak ve sonunda “ben bunu anladım” diyebilmektir.
Bugün birçok öğrenci ise soruyu çözmek yerine çözümü izliyor.
Ekrana bakıyor.
Yapay zekâ anlatıyor.
Adımlar akıyor.
Cümleler düzgün.
Sonuç doğru.
Öğrencinin zihninde de çok tehlikeli bir his oluşuyor:
“Ben bunu anladım.”
Oysa çoğu zaman anladığı şey, kendi düşünme süreci değil; başkasının, daha doğrusu bir sistemin ürettiği çözümün akışıdır.
Bu fark küçük gibi görünür ama eğitim açısından çok büyüktür.
Çünkü izlemek ile yapmak aynı şey değildir.
Bir çocuğun bisiklete binmeyi öğrenmesi için video izlemesi yetmez.
Bir müzik aletini öğrenmesi için sadece ustayı seyretmesi yetmez.
Matematik de böyledir.
Çocuk kalemi eline almadıkça, işlemi kendi zihninde kurmadıkça, yanlış yapıp düzeltmedikçe öğrenme kalıcı hale gelmez.
Yapay zekâ burada kötü mü?
Hayır.
Bence mesele yapay zekânın varlığı değil, nasıl kullanıldığı.
Yapay zekâ doğru kullanılırsa, öğrencinin bireysel öğrenme hızına uyum sağlayabilir. Anlamadığı noktayı tekrar anlatabilir. Farklı örnekler verebilir. Öğretmenin yükünü hafifletebilir. Öğrenciye yeni bir çalışma disiplini kazandırabilir.
Ama yanlış kullanılırsa, öğrenciyi aktif öğrenen olmaktan çıkarıp pasif izleyiciye dönüştürebilir.
Bugünün riski tam olarak bu:
Çocuklar bilgiye çok hızlı ulaşıyor ama bilgiye ulaşırken geçmeleri gereken düşünme yolunu atlıyor.
Oysa öğrenme dediğimiz şey biraz da o yoldur.
Zorlanmak, beklemek, uğraşmak, çözümü hemen bulamamak…
Bunlar eğitimde gereksiz ayrıntılar değildir.
Tam tersine, zihnin geliştiği yer tam da orasıdır.
Biz çocuklarımızı sadece doğru cevaba ulaştırmak istiyorsak, yapay zekâ bunu zaten yapar.
Ama çocuklarımızın akıl yürütmesini, yorum yapmasını, problem çözmesini, sabretmesini ve düşünmesini istiyorsak, onları sadece hazır cevaplarla büyütemeyiz.
Kalem kâğıt burada eski bir alışkanlık değil; öğrenmenin en temel araçlarından biridir.
Çünkü yazmak, düşünmeyi yavaşlatır.
Yavaşlayan düşünce derinleşir.
Ekranda akan çözüm ise çoğu zaman hızlıdır, pürüzsüzdür, etkileyicidir ama öğrencinin zihninde aynı derinliği bırakmayabilir.
Bu yüzden eğitimde yapay zekâ tartışmasını “yasaklayalım mı, serbest bırakalım mı?” seviyesinde konuşmak eksik kalır.
Asıl soru şu olmalı:
Yapay zekâ öğrencinin yerine mi düşünüyor, yoksa öğrenciyi düşünmeye mi zorluyor?
Eğer yapay zekâ doğrudan cevabı veriyorsa, öğrenci kolayca tembelleşebilir.
Ama yapay zekâ ipucu veriyor, öğrenciden ara adımları istiyor, “neden böyle düşündün?” diye sorduruyor, farklı çözüm yollarını karşılaştırıyorsa; o zaman gerçek bir öğrenme yardımcısına dönüşebilir.
Yani fark, aracın kendisinden çok kullanım biçiminde.
Bugün velilere de öğretmenlere de büyük bir sorumluluk düşüyor.
Çocuğa sadece “ödevini yaptın mı?” diye sormak yetmez.
“Nasıl yaptın?”
“Hangi adımda zorlandın?”
“Yapay zekâ sana cevabı mı verdi, yoksa sen mi çözdün?”
“Bu çözümü kâğıtta tekrar kurabilir misin?”
Bu sorular artık en az ödevin kendisi kadar önemli.
Çünkü yeni dönemde başarı, yapay zekâyı kullanıp kullanmamakla değil; onu düşünmenin yerine koymadan kullanabilmekle ölçülecek.
Yapay zekâ çağında öğrencilerimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla hazır cevap değil.
Daha fazla düşünme becerisi.
Daha fazla sabır.
Daha fazla sorgulama.
Daha fazla deneme cesareti.
Evet, yapay zekâ matematikte pratik performansı artırabilir.
Ama eğer çocuk kalemi bırakır, sadece ekrandaki çözümü izlerse; sınavda düşen sadece notu olmaz.
Düşen şey, düşünme kası olur.
Ve eğitimde asıl kayıp da budur.
