Bir zamanlar başarı; bir ev, bir otomobil ve mümkün olduğunca çok eşya sahibi olmakla ölçülüyordu. Bugünün gençleri ise mülkiyet yerine erişimi, biriktirmek yerine deneyimi, kalıcılık yerine hareket özgürlüğünü tercih ediyor. Peki bu gerçekten bir seçim mi, yoksa değişen ekonomik şartların oluşturduğu yeni bir hayat biçimi mi?
Geçmiş kuşakların hayat planı az çok belliydi: İyi bir işe girilecek, para biriktirilecek, ev ve otomobil alınacak, ardından düzenli ve güvenli bir hayat kurulacaktı. Sahip olunan her şey, yıllar süren emeğin karşılığı ve geleceğe bırakılacak bir güvence olarak görülürdü. Bir evin tapusu ya da otomobilin anahtarı, yalnızca maddi değer değil, hayatta ilerlemenin de göstergesiydi.
Bugün ise bu anlayış giderek değişiyor.
Yeni nesil, kendisinden önceki kuşakların önem verdiği birçok şeye aynı anlamı yüklemiyor. Ev almak yerine kirada oturmayı, otomobil satın almak yerine gerektiğinde araç kiralamayı veya toplu taşımayı kullanmayı tercih edebiliyor. Müzik, film ve kitap arşivlemek yerine dijital platformlardan yararlanıyor. Yeni ürün almak yerine ikinci el eşyalara ve kıyafetlere yöneliyor.
Kısacası yeni nesil için bir şeye sahip olmak kadar, ihtiyaç duyulduğunda ona ulaşabilmek de önemli.
Bunun en açık örneğini dijital dünyada görüyoruz. Bir zamanlar evlerde kasetler, CD’ler, DVD’ler ve kitaplarla dolu raflar bulunurdu. Bugün ise milyonlarca içeriğe birkaç saniye içinde ulaşmak mümkün. Gençler için önemli olan, o ürünün fiziksel olarak evde bulunması değil; kolayca erişilebilir olması.
Aynı değişim günlük yaşamda da kendisini gösteriyor. Dolapları kullanılmayan kıyafetlerle doldurmak yerine az ama işlevsel ürünler tercih ediliyor. “Belki bir gün lazım olur” düşüncesi, yerini “Kullanmadığım bir şeye neden sahip olayım?” sorusuna bırakıyor.
Bu değişimin arkasında elbette ekonomik nedenler bulunuyor. Konut, otomobil, kira ve temel yaşam giderlerinin ağırlaşması, gençlerin geçmişte sıradan kabul edilen hedeflere ulaşmasını zorlaştırıyor. Uzun yıllar sürecek kredi borcuna girmek ya da bir otomobilin bakım, vergi, sigorta ve yakıt masraflarını karşılamak artık herkes için kolay değil.
Ancak meseleyi yalnızca ekonomiyle açıklamak yeterli olmaz.
Yeni neslin özgürlük anlayışı da değişti. Önceki kuşaklar için özgürlük, kendine ait bir eve ya da otomobile sahip olmak anlamına gelebiliyordu. Bugünün gençleri içinse özgürlük; bir yere, bir işe veya yıllarca sürecek bir borca bağlı kalmadan hareket edebilmek demek.
Bir şehirde uzun yıllar kalmak istemiyorlar. Daha iyi bir fırsat çıktığında başka bir yere taşınabilmek, farklı ülkelerde yaşayabilmek ve hayatlarının yönünü kolayca değiştirebilmek istiyorlar. Fazla eşya ise bu hareketliliğin önünde bir yük olarak görülebiliyor.
Bu nedenle birçok genç, büyük bir evin içinde çok sayıda eşyayla yaşamak yerine daha küçük ve işlevsel bir yaşam alanını tercih ediyor. Sahip olduğu eşyaları azaltarak kendisine daha fazla zaman ve hareket alanı açmaya çalışıyor.
Aslında burada bir yoksunluktan çok, öncelik değişiminden söz etmek mümkün.
Yeni nesil hiçbir şey istemiyor değil. İstediği şeylerin biçimi değişiyor. Büyük evlerin yerini seyahat etmek, pahalı otomobillerin yerini yeni deneyimler yaşamak, dolu dolapların yerini yeni beceriler kazanmak alıyor. “Neye sahipsin?” sorusunun yerini yavaş yavaş “Nasıl yaşıyorsun?” sorusu alıyor.
İkinci el alışverişin yükselmesi de bu dönüşümün önemli bir parçası. Geçmişte kullanılmış bir ürün satın almak maddi yetersizlikle ilişkilendirilirken, bugün ekonomik ve çevreye duyarlı bir tercih olarak görülüyor. Gençler kullanmadıkları ürünleri satışa çıkarıyor, ihtiyaç duyduklarını ise ikinci el platformlarından bulabiliyor. Böylece hem bütçelerini koruyor hem de gereksiz tüketimi azaltıyorlar.
Fakat bu yeni düzenin kusursuz olduğunu söylemek mümkün değil.
Her şeyin kiralandığı, paylaşıldığı ya da abonelikle kullanıldığı bir sistem, insanları sürekli ödeme yapan kullanıcılara dönüştürebilir. Bir filmi, şarkıyı veya programı satın aldığımızı düşünsek bile çoğu zaman yalnızca erişim hakkına sahip oluyoruz. Abonelik sona erdiğinde erişim de sona eriyor.
Kiralama kısa vadede özgürlük sağlasa da uzun vadede güven duygusunu azaltabilir. İnsan hayatının ilerleyen dönemlerinde kendisine ait bir eve veya maddi bir güvenceye ihtiyaç duyabilir. Bu nedenle sahip olmaktan tamamen vazgeçmek ile gereksiz yere biriktirmek arasında bir denge kurulmalı.
Bir başka önemli nokta da şu: Yeni neslin sahip olmaktan uzaklaşması her zaman gönüllü bir tercih olmayabilir. Ekonomik şartlar nedeniyle eve ya da otomobile ulaşamayan gençler, zamanla bu hedeflerin kendileri için gerekli olmadığına inanmaya başlayabilir.
Bu yüzden “Gençler artık ev ya da otomobil istemiyor” demek eksik kalır. Belki de gençler istiyor, ancak hayatlarını onlarca yıl sürecek borçların içine sokmak istemiyor. Bir eve sahip olmaktan vazgeçmediler; yalnızca o eve ulaşmanın bedelini ağır buluyorlar.
Ortada hem ekonomik bir zorunluluk hem de kültürel bir dönüşüm var.
Yeni nesil, geçmiş kuşakların kurduğu hayatın tamamen yanlış olduğunu düşünmüyor. Ancak aynı hayatı olduğu gibi sürdürmek de istemiyor. Daha az eşya, daha az borç, daha fazla zaman ve hareket özgürlüğü arıyor.
Belki de asıl mesele sahip olmak değil, sahip olduklarımızın bizi yönetmesine izin vermemek.
Çünkü büyük evler, pahalı otomobiller ve dolu dolaplar her zaman daha iyi bir hayat anlamına gelmiyor. Bazen sahip olduklarımızı korumak için o kadar çok çalışıyoruz ki onları kullanacak zamanımız kalmıyor.
Yeni neslin itirazı da tam olarak burada başlıyor.
Onlar, hayatın yalnızca biriktirilecek eşyalar ve ödenecek taksitlerden oluşmasını istemiyor. Bir evin tapusundan önce kendilerine ait zamana, bir otomobilin anahtarından önce hareket özgürlüğüne, dolu bir gardıroptan önce sade bir hayata değer veriyorlar.
Belki de yeni nesil sahip olmak istemiyor değil.
Sadece hayatın kendisine daha dolu dolu yaşamak istiyor.
