2025–2026 eğitim öğretim döneminin sona ermesine artık gülnler kaldı. Çocuklar ve öğretmenler zorlu bir yılı daha geride bırakmaya hazırlanıyor. Ancak eğitim camiasının yıllardır biriken sorunları hâlâ çözüm bekliyor.
Yüksek enflasyon altında düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan öğretmenler, ay sonunu getirmekte ciddi güçlük çekiyor. Bir de sözleşmeli, güvencesiz ve özel sektörde çalışan öğretmenler var ki onların durumu çok daha iç acıtıcı. Düşük maaşlar, yetersiz özlük hakları ve gelecek kaygısı altında yaşam mücadelesi veriyorlar.
Günlerdir Ankara’da seslerini duyurmaya çalışan öğretmenler, sorunlarının çözümü için mücadele ediyor. Ne yazık ki taleplerini yetkililere ulaştırmakta zorlanıyorlar. “Bıçak kemiğe dayandı” diyen öğretmenlerin açlık grevine başlaması, meselenin ne kadar kritik bir noktaya geldiğini açıkça gösteriyor.
Toplum olarak en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenler bugün temel hakları için mücadele etmek zorunda kalıyor. Daha da düşündürücü olan ise, anayasal bir hak olan hak arama mücadelesine gösterilen sert müdahale. Ters kelepçeyle gözaltına alınan öğretmenlerin maruz kaldığı bu görüntüler, hukuk ve vicdan açısından kabul edilemez.
Bu kadar ağır şartlar altında eğitim vermeye çalışan öğretmenlerin çocuklara ne kadar faydalı olabileceği başlı başına ayrı bir tartışma konusu. Çünkü mutlu olmayan, gelecek kaygısı taşıyan, ekonomik baskı altında ezilen bir eğitimci sistemin yükünü ne kadar taşıyabilir?
Öte yandan, eğitim sisteminin yapısal sorunları da büyümeye devam ediyor. Her gelen bakanın müfredatı değiştirdiği, her yıl farklı bir uygulamanın hayata geçirildiği bir sistemde; çocuklar, aileler ve öğretmenler adeta deneme tahtasına çevrilmiş durumda.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın sürekli değişen politikaları istikrar üretmek yerine belirsizlik yaratıyor. Eğitimde sorunlar dağ gibi birikmişken, çözüm makamı çözümden her geçen gün daha da uzaklaşıyor. Popülist yaklaşımlar, bilimin ve aklın önüne geçmiş durumda.
Bu sistem içinde çocukların başarılı olması, fırsat eşitliğini yakalaması ne yazık ki mümkün görünmüyor. Geçtiğimiz hafta LGS yapıldı, bu hafta da üniversite sınavı yapıldı. Çocukların geleceği birkaç saate sıkıştırılmış sınavlarla belirleniyor.
Daha da acı olan şu: Mezun olsalar bile iş bulmanın giderek imkânsız hale geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu nedenle gençler çareyi yurt dışına gitmekte arıyor.
Her şehre açılan üniversiteler nicelik olarak artıyor olabilir; ancak nitelik aynı hızda artmıyor. Birçoğu adeta apartman üniversitesi görünümünde. İçleri boşaltılmış bu yapılar gençleri yalnızca oyalıyor.
Sonuç mu?
Diplomalı yüz binlerce işsiz…
Ne iş hayatında yer bulabiliyorlar ne de umutlarını koruyabiliyorlar. Umudunu kaybeden gençler, kendilerini üç harfli marketlerin kasalarında ya da reyonlarında buluyor.
Çağdaş bilimden ve akademik başarıdan uzaklaşan eğitim sistemi, bizi niteliksiz bir topluma doğru sürüklüyor. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar bekliyoruz. Oysa bu şekilde başarıya ulaşmak mümkün değil.
Artık şapkayı önümüze koyup gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Sorunları görmezden gelerek bir yere varılamayacağı ortada.
Eğitim bir ülkenin geleceğidir.
Eğer bugün eğitimde yaşanan çöküşü durduramazsak, yarın toplumsal çöküşle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Bu gidişat, toplumu büyük bir uçuruma sürüklüyor.
