“Bir insanı zorla susturmak ona bahşedebileceğiniz
en büyük onurdur. Onun size karşı olan
mükemmelliğini kabul ettiğiniz anlamına gelir…”
Joseph Sobran
Deniz sözcüğü ilk olarak karşıma ilkokul 4. sınıfta çıktı. Karatahtaya asılan Türkiye haritasında. Öğretmenimizin Türkiye’nin üç tarafının, dört denizle çevrilmiş olduğunu anlattığı dersti.

Orta Anadolu’nun tam ortasında yer alan kasabamızda ‘deniz’in nasıl olduğunu, ne kadar büyük olduğunu hayal bile edemezdik. Yıllar sonra, o uçsuz bucaksız maviliği görecektim.
‘Deniz’ adıyla bir insanın olduğunu ortaokuldayken radyoda duydum… Haberlerde durmaksızın “Deniz Gezmiş ve Arkadaşları” diye söz edildiğinde öğrendim. O güne kadar gönlümüzde yatan kahramanlarımız parlak futbolculardı. Usuldan hepimizin gönlü Deniz Gezmiş’e kayıvermişti. Doğup büyüdüğüm kasabada hiçbir çocuğa “Deniz” adı verilmemişti henüz. Bu adı ilk olarak Terzi Sami Abi (Sami Dalgalı kendisi mi akıl etti yoksa ustası Bekir Abi mi) doğan ilk oğlan çocuğuna verdi.
İdam edilmelerinin 4. yılında lisedeydim. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin son saatlerinde, Kırşehir’in Terme Caddesi boyunca yer alan binaların duvarlarına O’nun afişini yapıştırıyordum, bir ağabeyle beraber. Kırşehir küçük bir kent olduğu için, emniyet kimin ne yaptığını çabuk öğreniyordu. Çok sürmemiş, bizim bu işi yaptığımızı anlamışlardı.
Birkaç gün sonra kalabalık bir polis grubu evimizi basmıştı. Her yeri didik didik aradılar. Bu kadar detaylı aramalarının sebebi, bir silah bulabilmekti. Ama bizde silah yoktu.
Hiçbir zaman olmadı.
Bulabildikleri gazete, dergi ve bolca kitaptı…
Üniversiteyi okumak için Bursa’ya geldim. Çok sevdiğim ünlü şairimiz Orhan Veli’nin
“Gemliğe doğru
Denizi göreceksin
Sakın şaşırma”
sözlerinden oluşan o kısacık şiirinin yer aldığı tabelayı geçince, gördüm denizi…

Şairin uyarısının hiçbir etkisi olmamıştı. Çok şaşırdım. O uçsuz bucaksız mavilik… ilkokul çocuğu olarak haritada üç beş santim alana sıkıştırılan küçük mavilik, ne kadar yanıltıcıymış, şaşırdım. Şair boşuna uyarmamış.
Anadolu’da hâlâ süren bir gelenek vardır; ana babalar yeni doğan çocuklarına genellikle çok sevdikleri, onlar için kıymetli olan büyüklerinin adını koyarlar. Eğer erken kaybettikleri biri varsa adını yaşatmak için ilk doğan çocuklarına mutlaka onun adı verilir.
Ben de öyle yaptım. İlk çocuğuma, genç yaşta kaybettiğim annemin adını verdim. Ondan çok sonra doğan oğlumun adını da “Deniz” koydum…
Yaşamımda, doğadaki denizle ve adı Deniz olan insanla yolculuğum bu kadardı. Geçtiğimiz hafta benimle birlikte on milyondan fazla insanın hayatına yeni bir “Deniz” girdi.
Deniz Göktaş.

Daha 32 yaşında. Oğlum Deniz’le aynı yaşta. Onu izledim. Sonra yaşamıyla ilgili yazıları okuyunca ne çok ortak geçmişimiz olduğunu gördüm. Çorumlu bir ailenin çocuğu. Sonra Ankara’ya göç etmişler… Ankara’nın çevre illerinden çoğu göç edenler gibi Mamak’a yerleşmişler. Bizden göçenler de oraya yerleşmişti. Kırşehir’den Bursa’ya gelirken, otobüs Mamak’ta durunca neredeyse yolcuların yarısı inerdi…
Deniz Göktaş’ın babasıyla yakın yaşlarda olmalıyız. O da geçmişinde sol siyasetin “Halkın Kurtuluşu”nda yer almış benim gibi..
Aile ilişkileri, evlerindeki düzen ve yaşamın önümüze çıkardığı zorluklar hemen hemen benzer durumlar.
Deniz Göktaş…
Sakin, sessiz, kabuğuna çekilmiş insanımızın hayatına, ışıl ışıl parlayan bir göktaşı gibi düşüverdi.
Bu yazıyı 7 Temmuz Salı günü yazmaya başladım. 25 Haziran’da stand-up gösterisini yayına koymuştu. Deniz’in gösterisini 12 günde, 12 milyon kişi izlemiş. Bu sayının içinde ben de varım.
Deniz Göktaş, yıllarca küçük mekânlarda gösteriler yaptıktan sonra, geçen ay İstanbul’un en gözde mekânı olan Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisini büyük bir kalabalık önünde sahneledi.

Deniz Göktaş’ın mizahına gösterilen bu yoğun ilgi, uzun yıllardır pek alışık olmadığımız bir durumun ortaya çıkmasıydı.
Gösteriye bu kadar yoğun ilginin nedeni neydi?
Çok fazla yorum dinledim, okudum. Yazılanların, söylenenlerin hemen hepsinin ortak yanı Deniz Göktaş’ın “ezber“imizi bozmasıydı.
Hiç akla gelmeyen, hesapta olmayan biri çıktı. Tekdüze giden hayatımızın ezberini bozan kişi, bir siyasetçi, bir bürokrat, bir akademisyen, bir hukukçu, bir gazeteci değil.
Her şeyiyle sıradan görünen, tam içimizden biri. Bu genç adamın mizahı tüm ezberleri bozuverdi. Suya sabuna dokunmayan komedyenlere hiç benzemiyor. Bu durum ortaya iki tür davranış çıkardı. Her dönem var olan, ihbarcılığı besleyen damar hemen atağa geçti, şikâyetler peş peşe yapılıverdi. Bir başka durum ise çoğu iyi niyetli insanımızın “umarım tutuklanmaz” sözleriydi.
Birincilerin istedikleri oldu.
Hollanda’da olduğu halde, hakkında soruşturma açıldığını öğrenince, hiç tereddüt etmeden döndü. Havaalanında gözaltına alındı.
Eski NTV haber sunucusu Banu Güven’in Deniz Göktaş’ın avukatı Metin Sinan Aslan’la yaptığı söyleşiyi izledim.

Olayların nasıl geliştiğini o söyleşiden öğrendim. Cezaevine girdikten iki gün sonra Deniz Göktaş’ın yazdığı mektupta anlattıkları da aynıydı. Hemen herkes izlemiştir o videoyu, Deniz ters kelepçeyle emniyet müdürlüğüne götürülürken arkadan çekilmiş görüntülerle gösteriliyor. Avukat Metin Sinan Aslan, aslında o çekimlerin önden ve yandan yapılmış olduğunu söylüyor. Hatta çekimler iki üç kez tekrarlanmış. Ne var ki, kameraya hep gülümsemiş Deniz Göktaş. Ama en etkili görüntünün arkadan çekilmiş olduğu düşünülerek yayına verilmiş video.
Deniz Göktaş, mektubunda “Sanırım amirleri önden çekilen görüntüleri beğenmemiş olmalı ki, polis arkadaşlar mizanseni arkadan çekimle yaptılar” diyor. Polisler için de çok olumlu düşüncelerini belirtiyor mektupta.
Bu olayla ilgili o kadar çok yorum okudum ki; elbet hepsi de değerli düşüncelerdi. Onlardan beni en çok etkileyen, muhafazakâr görüşü olmasına rağmen Karar gazetesinde yazılarını keyifle okuduğum Şule Demirtaş’ın yazdıklarıydı. 2 Temmuz günü köşe yazısının girişindeki şu üç paragraf bu olayla ilgili en gerçekçi yorumlardan biriydi bence.
Şule Demirtaş, “İnancından emin olanlar, her itirazı varoluşsal bir tehdit olarak görmez. Çünkü ilahi olanın birkaç cümleyle sarsılmayacağını bilir” diyor. Endülüs’ün büyük düşünürü İbn Rüşd’ün “Hakikat hakikate aykırı düşmez” sözünü örnek vererek, bu sözün anlamının bir özgüven felsefesinin ifadesi olduğunu söylüyor. Şunları ekliyor ardından: “Bu cümle, akıl ile vahiy arasındaki ilişkiyi açıklamanın ötesinde, inandığı değerden emin olan insanın psikolojisini de anlatır. Gerçek, sorgulanınca değer kaybetmez” diyor.
Arkadan ters kelepçe, genellikle tehlikeli suçlular için uygulanıyor. Kişinin kendine zarar vermesini önlemek, ayrıca tehlikeli biri olduğu bilindiği için, karşısındakilere zarar vermesini engellemek için başvurulan bir durum.
Deniz Göktaş’ta böyle bir hal yok. Aksine sakin, bünyesi zayıf ve naif bir genç. Onun bir insana zarar vereceğini düşünmek pek mantıklı değil, karıncayı bile ezmeyecek biri gibi görünüyor. Böyle olduğu halde neden ters kelepçe uygulanıyor? Üstelik kendi ayağı ile gelen insana neden tehlikeli muamelesi yapılıyor?
Deniz’de asıl gördükleri tehlike kafasındakiler. Onun aklının doğru çalışıyor olması.
Türk Polis Teşkilatı, 181 yıllık bir kurum. Böyle köklü bir geçmişi olan teşkilat, bu tür mizansen uygulamalara niye ihtiyaç duyar, anlaşılır gibi değil. Kafasına, aklına fikrine de kelepçe vurulamaz ya!..
Şule Demirtaş, şu yorumla bitiriyor yazısını: “Kutsalın itibarı insanların susturulmasıyla artmaz. İnsanlara güven veren, adalet üreten ve ahlakıyla ikna eden müminlerin omuzlarında yükselir. İslam’ın ilk asırlarda insanları etkileyen tarafı da buydu. Kutsalın en güçlü muhafızı her zaman güzel ahlak oldu.”
Gerçek mizah, tarih boyunca insanı güldürürken düşündürendir. Sadece birilerini güldürmek amacıyla yapılan şeyler mizah kabul edilmiyor. Tarihin her döneminde güldürürken düşündürmek, tehlikeli görülmüştür.
Güldür ama düşündürme…
İş başına gelen tüm iktidarlar 3Y ile mücadele edeceklerini vaat ettiler. Bu 3y’nin yanına Prof. Ersin Kalaycıoğlu bir Y (yozlaşma) daha ekledi.
Ne yapılsa da yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ülkenin gündeminden düşmüyor.
