Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Olay Haber
Olay E-Gazete
Mehmet Ali İNAN
Mehmet Ali İNAN

Satranç

Günümüz dünyasının haline bakınca, iyimser olmak imkânsız. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra barışı korumak için oluşturulan kurumlar ne yazık ki işlevsiz kaldı. Duyarlı insanları karamsarlaştırdı yaşananlar.

İnsanlar endişeli ve umutsuz.

Tam da bu duygu beni Stefan Zweig’in muhteşem yapıtı Satranç’ı üçüncü kez okumaya yönlendirdi.

whatsapp image 2026 06 19 at 151355

Yetmiş bir sayfalık bu uzun öykü, elbette birden fazla okunmayı fazlasıyla hak eden bir eser. Tıpkı Dostoyevski’nin kitapları gibi…

Satranç bugüne kadar başka herhangi bir oyundan çok daha fazla ilgi çeken ve hakkında pek çok şey yazılan tek oyundur.

Stefan Zweig’in 1938-1941 arasında, sürgün yaşamındaki son durağı olan Brezilya’da yazdığı bu kitabını 1942’de Buenos Aires’te yayımlamıştır.

Aynı yılın 22 Şubat günü de eşi ile birlikte intihar etmeden önce tamamladığı son yapıtıdır.

whatsapp image 2026 06 19 at 151355 1

Her şeyden önce Zweig’in tüm kitapları olağanüstü bir anlatım diline sahiptir. Adeta insanı esir alır her bir sayfası. Bu kitapta ise daha büyük bir ustalık buldum bu okumamda.

Yapıt, gerilim düzeyi gittikçe yükselmemesine, okuru bir heyecana sürüklemesine rağmen, içeriği epey bir dram örgüsüdür.

Bu uzun hikâye, gece yarısı New York’dan kalkıp Buenos Aires’e gidecek olan bir yolcu vapurunda başlıyor.

Geminin kalkmasına az bir zaman kala birden flaşlar patlamaya başlar. Gazeteciler ünlü birini soru yağmuruna tutuyor ve fotoğraflarını çekiyorlar. Bu ilgi gösterilen kişi Mirka Czentovie’dir. Dünya satranç şampiyonu… Amerikayı baştan sona dolaştıktan sonra, yeni zaferler kazanmak için bu gemiyle Arjantin’e gidecektir.

whatsapp image 2026 06 19 at 151355 2

Aslında Czentovic’in böyle usta ve dünya satranç şampiyonu olması, onu tanıyanlar açısından inanılması güç bir durum, neredeyse mucize gibidir.

Çünkü Mirko Czentovic de zihinsel özellikleri, böyle göz kamaştırıcı bir konuma gelebileceğinin hiçbir belirtisi görülmemiştir.

Özel yaşamında herhangi bir konuşma sırasında basit bir cümleyi bile dilbilgisi yanlışı olmadan kuramayan biridir.

Peki öyleyse, nasıl geldi bu seviyeye?

Oldukça ilginç bir hikâyesi var Mirko’nun.

Yoksul bir Slav Tuna gemicisi olan babasının ufacık kayığını bir gece bir tahıl gemisi ezdi, o sapa bölgenin papazı da o zamanlar on iki yaşında olan Mirko’ya acıyıp babasının ölümünden sonra onun bakımını üstlendi. İyi yürekli papaz canla başla uğraşıp ağzını bıçak açmayan, anlama güçlüğü çeken çocuğa köy okulunda öğrenemediği şeyleri evde özel dersler vererek öğretip açığını kapatmaya çalıştı. Ama çabaları sonuçsuz kaldı…

Öyle ki on dört yaşına geldiği halde basit bir hesabı bile parmak yardımıyla ancak yapabiliyor Mirko. Dik kafalı bir çocuk da değildir. Ev işlerini bitirir bitirmez, odada kıpırtısız oturur. Papaz akşamları uzun çiftçi purosunu tüttürerek, hemen her gün Jandarma çavuşuyla üç el satranç oynar, Mirko’da hiç ses çıkarmadan yanlarına çömelir, kareli tahtaya bakar.

Bir akşam yine papazla jandarma çavuşu oyunlarına dalmışken, karlı yoldan gelen bir çiftçi telaşla içeri girer, yaşlı annesinin ölüm döşeğinde olduğunu söyleyerek papazdan son ayinini yapması için gelmesini ister. Papaz hemen yola çıkar. Jandarma çavuşu piposunu yakıp gitmeye hazırlanırken, Mirko’nun oyuna başlanmış satranç tahtasına baktığını fark eder.

Ne o, oyunu tamamlamak mı istiyorsun? dedi alaycı bir sesle, bu uykulu görünen çocuğun tahtadaki tek taşı bile doğru oynayamayacağından emindir. Oğlan çekinerek evet anlamında başını sallayarak papazın yerine oturur. On dört hamle ile jandarma çavuşunu mat eder Mirko. Yenilgisini kendi yanlışından kaynaklandığını düşünen çavuş ikinci el oyun ister. Yine mat olur. Vay canına! diye şaşkınlıkla geri dönen papaza bunun bir mucize olduğunu anlatır. Saatin ilerlemiş olmasına rağmen papaz, okuma yazma bilmeyen öğrencisine iki el oyun için zorlar. Mirko, jandarma çavuşunu yendiği gibi onu da yener.

Kafasında plan kuran papaz, hemen Mirko’ya çeki düzen vermek için berbere götürür. Sonra kızağına bindirip küçük komşu kente götürür, ana meydandaki kafenin bir köşesinde tutkulu satranç oyuncularının yanına otururlar. Çocuk satranç masalarından birine çağrılmaya ürkek yere bakarak bekler. Çağrılır masaya;

Mirko, iyi yürekli papazdan Sicilya açılışı denen şeyi öğrenmediği için, ilk elde yenilir. İkinci elde en iyi oyuncuyla berabere kalır. Üçüncü ve dördüncü elden başlayarak hepsini birer birer yener. Böylece başlar Mirko’nun şampiyonluk yolculuğunun ilk adımları…

Epey bir macera yaşar, ünlenir Mirko…

Büyük yolcu vapuruna binerken ilgi odağı olan işte bu adamdır.

Burada anlatıcının şu tespitlerini kitaptan olduğu gibi almak benim için bu yazıya almayı zorunlu hissettim.

Yaşamım boyunca bir satranç ustasıyla tanışma fırsatım hiç olmamıştı ve şimdi böyle bir insanı gözümde canlandırmak için ne kadar çok uğraşırsam, bütün bir yaşam boyu yalnızca altmış dört siyah beyaz karenin çevresinde dönen bir beyin eylemi bana o kadar akıl almaz geliyordu. Gerçi kendi deneyimlerimden kralların oyununun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her tür despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle, haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi?

whatsapp image 2026 06 19 at 151355 4

Anlatıcı, gemide satranç meraklılarının ilgisini çekmek amacıyla, acemi bir oyuncu olan karısıyla tiyatro oynar gibi satranç tahtasının başına otururlar. Daha altıncı hamle bile yapmadıkları halde oradan geçen biri, sonra izlemek isteyen biri daha geldi. Düşündükleri olmuştu; biri onunla bir el oynamak istedi. Adı Mc Connor’dı. İskoç bir yol mühendisiydi. Kendi söylemine göre California’daki petrol kuyularından büyük bir servet kazanmıştı. Kişiliği en önemsiz oyunda bile yenilmeyi hakaret olarak gören başarılı insanlardandı.

Bu oyunda amaç dünya şampiyonunu masaya çekmekti. Üçüncü gün Mirko yanlarından geçer ama onlara aldırış etmez. Bunun üzerine yanlarından geçenin dünya satranç şampiyonu olduğunu, oyunlarından etkilenmemiş olduğunu söyler. Mc Connor’ın üzerinde beklenmedik bir etki yaratır bu durum. Bir şekilde Czentovic’le konuşma fırsatı bulur mühendis. Ancak Mirko, yeni insanlarla tanışmaya hevesli olmadığı için soğuk davranır. Oyun teklif ettiğinde, üçüncü sınıf oyuncularla oynamak istemediğini söyler. Çünkü menajeriyle yaptığı anlaşmaya göre bütün turnesi boyunca ücretsiz oynamayacaktır. Oyun başı iki yüz elli dolar tarifesi olduğunu söyler.

Çok hırslı olan McConner bunu kabul eder. Ertesi gün için anlaşırlar. Belirlenen saatte grup eksiksiz toplanır. McConnor, purosuyla saatine bakarak sinirlerini yatıştırmaya çalışır. Mirko daha ortada yoktur. On dakika sonra gelir. Gemide yeterli satranç tahtası bulunmaması yüzünden bir eşzamanlı oyun oynanması olanaksız olduğu için, hepsinin (grubun) ona karşı oynamalarını önerir Mirko.

Bu oyuncu grubuna karşı tek başına Mirko oyunu kazanır.

Şampiyon masadan kalkmadı, kendisinden bir oyun daha istenir mi diye bekledi. Nitekim McConnor soğuk bir sesle Rövanş! der. Oyun büyük bir heyecanla başlar. Her hamle içim on dakika düşünme süresi vardır. Grup kendi aralarında tartışırken Mirko yürüyüş yapar. Epey çekişmeli bir an gelir, şampiyon gezintidedir. McConnor piyonu son kareye sürmek için elini uzattığı anda, birisi kolundan yakalar, alçak bir sesle: Tanrı aşkına! Sakın ha!

Kimsenin tanımadığı bu sesin sahibinin önerileriyle, berabere biter bu oyun. Bilinmeyen bu adamın öngörüsü gerçekleşir. Şampiyon uzun uzun düşünür, taşları ağır ağır tahtadan iterken sorar:

Beyler üçüncü bir oyun isterler mi?

McConnor zafer sarhoşluğuyla Elbette! der. Ancak şampiyonun karşısına bu sefer tanınmamış adamın tek başına oynamasını ister.

Adam itiraz eder, çünkü yirmi beş yıldır satranç tahtasının başına oturmamıştır.

İşte bundan sonra kitaba anlam katan bu tanınmamış adamın hikâyesi başlar.

Dr.B ‘dir bu kişi.

Aslında Stefan Zweig’in kendisidir.

Neden oynamak istemediğini anlatmaya başlar. Dr.B.

Viyanalı bir aileye mensup, avukattır. Önceleri babasıyla çalışırken sonra kendi başına bürosuna yönetir. Temel meslek ilkesi ağzı sıkı ve güvenilir olmaktır. Bu özelliği ona kurumsal müşteriler sağlar. Ancak Hitler Almanya’da yönetimi ele geçirince kilise ve manastırların mülklerine el koyar. Yağmadan kurtarmak için taşınabilir mülkleri sınırdan çıkarmaya çalışır. Ancak her yerde bir Nazi casusu ya da muhbiri vardır. Toplama kampı yerine önemli bilgi ya da para koparılacak adamlar bir otelde özel bir odaya kapatmaktadırlar. Baştan daha insancıl gibi geliyor bu uygulama ama bakın yazar nasıl hissetmiş:

Çünkü ağzımızdan gerekli ‘kanıt’ı almalarını sağlayacak baskı, kaba dayaktan ya da bedensel işkenceden daha incelikli uygulamaydı akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içerden yaratılacaktı.

Dr.B’yi koydukları odada bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardır. Ama kapı gece gündüz kilitlidir. Masada ne bir kitap, gazete, kâğıt, kalem olmasına da izin verilmemiştir. Sakinleşir diye, sigara içmesine bile izin verilmez.

On dört gün boyunca gardiyan dışında ne bir insan yüzü ne de başka bir şey göremez. Nihayetinde sorguya götürülür. Bu sorgulamada yaşadıklarını şöyle anlatır Dr.B. : Masanın üzerinde bir tomar kâğıt olurdu. Ne içerdiğini bilmediğimiz dosyalar; ve sonra sorular başlardı, gerçek ve yapay sorular açık ve haince sorular, üstü kapalı sorular ve tuzak sorular. Epey bir zaman geçer yeniden sorguya götürülmesi için. Hikâyede gerilimin tırmandığı yer de bu anlatılandır.

Sorgu için bekleme odasındadır. Bu daha önce sorgulandığı oda değildir. İki pencereli, duvarında bir dolap, dolabın içinde de asker paltoları asılıdır. Birden paltonun birinin kabarık cebinden bir kitabın ucunun dışarı çıktığını görür. Dizleri titrer. Dört aydır eline kitap değmemiştir. Uzun uzun o kitabın olduğu cebe bakar. Daha fazla dayanamaz, her şeyi göze alarak, duvara yaslanır ve gardiyana sezdirmeden kitabı alır ve arkasından beline sokar. Sorgu umurunda değildir. Biran önce odaya geçip, kitabın sayfalarını karıştırmaktır tüm isteği. Ama hayal kırıklığına uğrar. Büyük bir tehlikeyi göze alıp çaldığı katap bir satranç albümüdür. Yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Sayfalarını karıştırır pek bir şey anlamaz. Gelin görün ki başka da uğraşacağı bir şey olmadığı için gün gün kitabı çözer. Sonra yatak çarşafının kareli desenli olduğu aklına gelir. Onu usulünce katlayarak altmış dört kutuya göre ayarlar. Ekmeğinden artırdığı parçalarla taşlar yapar. Sabah iki, öğleden sonra iki akşam da bir el oyun oynar her gün. İnsanın kendi kendisiyle oynamasının ne büyük bir dram olduğunu sarsıcı cümlelerle anlatır. Çünkü oyun, tıpkı aşk gibi iki kişiyle oynanır.

Öyle bir an gelir ki Dr.B. artık oyunu kafasında oynamaya başlamıştır.

Bir kendi, diğer kendi ile müsabaka yapar. Öyle kaptırmıştır ki kendini, psikolojisi bozulur. Tüm ustaların oyunlarını artık taşa, tahtaya ihtiyaç duymadan kafasında kurduğu satranç tahtasında oynamaya başlamıştır.

Değişik bir yerde gözlerini açar. Hastanededir. Gece, gardiyanın boğazına yapışıp, oyna! Oyna!diyerek bağırıp, kendini kaybetmiştir. Doktor onu tanır, aile dostlarıdır. Ona sağlıksız olduğunu bildiren bir rapor düzenler ve esaretten kurtarır. Ancak kesinlikle bir daha satranç oynamasını yasaklar. Çünkü yeniden psikolojisi bozulabilir.

Gelelim şimdi vapurun sigara salununa.

Dr.B. Bir oyun için, şampiyonla oynamaya ikna edilir. Müsabaka başlar. Czentovic her hamle için uzun uzun düşünmekte Dr.B.’yi germek istemektedir. Ancak bu oyunu kaybedeceğini anlayıp hamle yapmak yerine mat olmamak için oyundan çekilir. Sonra Czentovic, Dr.B.’ye Bir oyun daha?diye sorar. Kabul eder. Ancak öyle uzun uzun düşünmeye başlayınca Dr.B.’nin psikolojisi iyice bozulur ve oyun hakimiyetini kaybeder… Oyunu da…

Zweig, satranç oyunu ile birbirleriyle asla uzlaşmayacak toplumsal değerleri, karşıt iki karakter Mirko Czentovic ile Dr.B. aracılığıyla çökmekte olan bir dünyanın, Avrupa kültürünün ve Avrupalılığın çöküşü olarak okurun görmesini istemiş.

Aslında Czontovic ilkelliğiyle küçük bir Hitler modeli olarak çizilirken, gerek Gestapo gözetiminde bir otel odasına kapatılan, hep kendisine karşı oyun oynayan, kişiliği ikiye bölünen Dr.B. de yok olmaya mahkum bir dünyayı simgelemektedir kitapta.

whatsapp image 2026 06 19 at 151355 3

Bugünün dünyası, İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dünya değil elbette; ne var ki kolayca ulaşılabilen bilgi olanağına, teknolojik gelişmenin hızına rağmen, hâlâ ilkel savaş koşullarına başvurmaktan vazgeçilmiyor. Zweig, savaşın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından gördü. İnsanlığın bu vahşetten kurtuluşu ve mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi ona göre. Bunun gerçekleşmesi için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları ile dünyanın diğer ülkelerinin sanatçıları ortak bir tavır, duruş sergilemesi zorunlu görüyordu.

İşte günümüz dünyasının da bugün en çok buna ihtiyacı var.


Avatar Seç KAPAT
BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR