Mustafa Özdal
Mustafa Özdal

Çözüm yeni ekonomi politikası, bütüncül program

Dünya ülkeleri salgının yarasını sarmak için ekonomik tedbirler alırken,  İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu çözüm önerilerini açıkladı. Yeni makro hedefler, yeni maliye ve para politikası seti ile yeni bir stratejiyi işaret eden Tatlıoğlu, “Türkiye bu süreci ancak bütüncül bir program çerçevesinde aşabilir” dedi.

Birçok ülkenin krizi aşmak için milli gelirin yüzde 10’unu kaynak olarak dağıttığını hatırlatan Tatlıoğlu, Türkiye’nin de 400 milyarlık bir kaynağı şirketlere ve hanelere dağıtmasını gerektiğini söyledi. KOBİ’lere kredi ve işsizlere nakit desteği gibi çözüm önerilerini de sıralayan Tatlıoğlu, IMF ile masaya oturmaktan çok Türkiye’nin kendi programını oluşturması gerektiğini savundu.

——————————

Pazartesi Söyleşisi’nin bu haftaki konuğu İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Tatlıoğlu.

Tatlıoğlu ile salgın sürecinin ekonomik etkilerini, dünyaya ve Türkiye’ye olan yansımalarını ve krizden çıkış formüllerini konuştuk.

Sayın Tatlıoğlu hoş geldiniz. Malum süreç nedeniyle izole günler yaşıyoruz. Ancak siz TBMM’deki mesainize devam ediyorsunuz. Günlerinizi nasıl geçirdiğinizi sorarak başlayalım.

Hem Meclis mesaimiz hem de Kalkınma Politikaları Başkanlığı mesaimiz devam ediyor. Meclis’te sosyal mesafe kurallarına dikkat ediyoruz maskemizi takıyoruz kişisel hijyen kurallarına uyuyoruz. Diğer taraftan başkan yardımcılarımızla ve komisyon üyelerimizle videokonferans yöntemiyle çalışmalarımızı toplantılarımızı sürdürüyoruz.

“TEDBİRLER PARÇA PARÇA ALINMAMALIYDI”

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de virüsün yayılmaması için tedbirler alınıyor. Siz tedbirleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha katı tedbirler almaya gerek var mı?

İlk vaka tespitinden itibaren söylediğimiz, salgını yaşayan tüm ülkelerin de uyguladığı 14 gün kesin izolasyon için şarttı ancak bunu yapmadılar, yapamadılar. Biz İYİ Parti olarak en başından beri 2 hafta karantina için sokağa çıkma yasağı uygulanmasını savunduk. 18 Mart’ta çok anlamsız maddeler tedbir olarak getirildi. Bu da olayın eksik okunduğunu ortak akılla değil eksik akılla yapıldığını gösterdi. Evet tedbirler alınıyor ancak parça parça taksit taksit alınmaktadır. Kriz yönetimi kekeme komutan gibi davranmaktadır. “Taarruz emri” verildiğinde savaş bitmiş olabilir.

Kuşkusuz salgın en çok ekonomiyi vurdu. Salgının Türkiye ekonomisine olan etkilerini soracağım ama bu salgın da gösterdi ki, liberalizm, krizleri çözmede yetersiz kalıyor. Liberalizm bir kez daha çöktü diyebilir miyiz? Kamucu ekonominin dünya üzerinde daha etkili olduğu bir döneme mi geçeceğiz?

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana insanlığın karşılaştığı en büyük tehdit ile karşı karşıyayız ve bu duruma herkes hazırlıksız yakalandı. Yaşadığımız süreç her şeyden evvel bir sağlık krizi ama ekonomik ve sosyal hayatta da derin etkiler yarattı, yaratmaya da devam ediyor. Bu etkiler yalnızca liberal ülkeler için ortaya çıkmış değil. Yılbaşında Çin ekonomisi’nin %6 büyüyeceği öngörülüyordu. IMF’in bu hafta içerisinde yaptığı yeni tahmin %1,2. Bu, 1990’dan bu yana %7’in altında büyümeyen Çin ekonomisi için de derin bir kriz demek. Süreci sizin deyiminizle kamucu/liberal ekonomi çatışması üzerinden tartışmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Fakat, son iki aydır yaşadıklarımızın, küresel dayanışmanın, yardımlaşmanın ne denli önemli olduğunu ortaya koyuyor.

“SALGIN TEHDİDİ BİTMEDEN NORMALE DÖNEMEYİZ”

Salgınla birlikte hem mali piyasalar hem de reel ekonomi ciddi anlamda geriledi. Krizden çıkış için merkezi hükümetlerin özel sektörü ayakta tutacak teşvikleri hayata geçirmesi gerekir. 2008 krizinden merkezi hükümetlerin bankaları ve özel sektörü destekleyerek çıktığını biliyoruz. Ancak uzmanlar salgının ekonomiye olan etkilerinin, 2008 krizinden çok daha yakıcı olduğunu belirtiyor. Dünya bu krizden nasıl çıkabilir?

2008 krizindeki tecrübelerimizden faydalanmamız gerekli. Bugün dünya, 2008’e göre çok daha entegre. Bunu salgının yayılma hızından da anlayabiliyoruz. Üç ay evvel sadece Çin’de görülen Covid-19 bugün neredeyse tüm küreye yayılmış durumda. Aynı şekilde ekonomik etkileri de tüm ülkeler için yakıcı bir hal almış durumda. Yaşadığımız süreç 29 buhranından da sert bir düşüşe işaret ediyor. Mart ayı başında dünya borsalarında ve emtia fiyatlarında yaşanan düşüş 2008 krizinin de üzerinde idi. 2008 krizinin en yakıcı döneminde Türk ekonomisi çeyreklik bazda %14,4 küçülmüş idi. Şimdi ise ikinci çeyrek daralmasının %30’u aşabileceğini konuşuyoruz. Fakat 2008’deki tecrübemiz, bugünler için yol gösterici nitelikte olabilir. Bunun örneklerini de görüyoruz. Neredeyse tüm merkez bankaları faiz indirimlerine gitti. Piyasanın ihtiyacı olan nakdi sağlamaya gayret ediyorlar. Birçok ülke üretim yapılarını korumayabilmek için milli gelirlerinin %10’u kadar bir kaynağı ekonomideki aktörlere sağladılar.  Fakat, nihayetinde bu bir sağlık sorunu ve sağlık açısından tehdit bertaraf edilmeden her şeyin normale dönmesi de söz konusu değil.

“400 MİLYAR ŞİRKETLERE VE HANELERE DAĞITILMALI”

Türkiye’ye gelirsek. Kısa çalışma ödeneği, banka kredilerinin  ertelenmesi, kamuya olan borçların ertelenmesi, geri ödemesiz ve düşük faizli kredi musluklarının açılması gibi birtakım tedbirler alındı. Bunları yeterli görüyor musunuz?

18 Mart’ta hükümetin “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adını verdiği paket kamuoyuna ilan edildi. Bugün artık karikatür hale gelmiş bu önlemlerin hiçbir derde çare olamayacağı görüldü ve sürecin devamında birtakım başka önlemler de alındı. Fakat tüm paketlerin toplam tutarı gayri safi milli hasılamızın ancak %2’sine denk geliyor. Az evvel söylediğim gibi, birçok ülke milli gelirlerinin %10’unu kaynak olarak ayırmış durumda. Türkiye’nin asgari 400 milyar liralık bir kaynağı şirketlerimiz ve hanehalkı için masanın üstüne koyması gerekiyor.

Türkiye bütçesinin özel sektörü ve ücretlileri geçici bir süre salgının etkilerinden korumak adına yeteri kadar güçlü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Türk ekonomisi zaten 2 yıldır derinleşen kriz koşullarında bu salgına yakalanmış durumda. Bu bakımdan bütçenin yeteri kadar güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Mart ayı nakit dengesinde verilen açık Türk ekonomisi için bir rekor. Fakat olağanüstü bir süreçten geçiyoruz ve hükümetin elinde kaynak yaratabileceği birçok araç var. Türkiye, firmalarını ve vatandaşlarını bu süreçten en hasarla çıkaracak politikaları üretebilir. Üretmesi de gerekir. Hükümetin asli vazifesi bu ve Türkiye’de bu kaynak var. Bütçede olmasa bile başka araçlar vasıtasıyla bu gerçekleştirilebilir.

“KÜÇÜLME KAÇINILMAZ”

Salgın sonrası çeşitli senaryolar üretiliyor. Mesela bazı ekonomistler salgının ABD ekonomisini yüzde 30 küçülteceğini öngörüyor. Türkiye için bir tahmin yapmak gerekirse, ne oranda bir küçülme öngörüyorsunuz?

Bunun esas belirleyicisi salgının ne kadar devam edeceği olacaktır. Mart başında yapılan tahminler günden güne revize ediliyor. Büyük bir belirsizlik var. Bu koşullar altında tahmin yapmak gerçekten güç. Zaten kamuoyunda yapılan tahminlerin çok geniş bir aralığa yayıldığını görüyoruz. %20’den %40’a kadar daralma tahminleri yapılıyor. Ama somut verilere baktığımızda son bir aylık dönemde yalnızca gıda sektörünün büyüdüğünü görüyoruz. Diğer tüm işkollarında farklı oranlarda daralmalar söz konusu. Nisan ayının ilk haftasında AB’ye olan ihracatımız %40’a yakın daraldı. Tüm bu rakamlar, en azından ikinci çeyrekte daha önce karşılaşmadığımız bir oranda küçüleceğimizi ortaya koyuyor. Ama 2020 yılı için bunun nereye varacağını salgının kontrol altına alınıp alınmaması belirleyecek.

“YENİ HEDEFLER YENİ PROGRAMLAR GEREKİYOR”

İşsizlik oranıyla ilgili bir tahminde bulunabilir misiniz?

Bizim işsizlik oranlarımız iki ay geriden geliyor. 10 Nisan’da ocak ayına ilişkin veriler açıklandı. Fakat bir çıkarım yapmak açısından, ABD’de son 15 günde işini kaybeden insan sayısının 10 milyonu geçtiğini görüyoruz. Büyük buhranda bile görülmeyen bir işsizlik yaşanıyor şu anda ABD’de. Bir ay evvel %3 civarında olan işsizlik bugün %11’e çıkmış durumda.Bizim için ise durum daha karmaşık hale gelebilir. Kalkınma Politikaları Başkanlığı olarak yaptığımız projeksiyonlar işsizliğin %20’e dayanabileceğini ortaya koyuyor. Uluslararası kuruluşların yaptığı son tahmin 2020 yılı sonunda işsizliğin %18’e çıkacağı yönünde. Bu yüzden Türkiye’nin yeni bir programa ihtiyacı olduğunu söylüyoruz. Yeni makro hedefler, yeni maliye ve para politikası seti ve yeni bir strateji. Türkiye bu süreci ancak bütüncül bir program çerçevesinde aşabilir.

Yine bu süreçte, krizden çıkmak için para basmanın doğru olacağını savunanlar var. Mesela iktisatçı Prof. Dr. Korkut Borotav, içinde bulunduğumuz dönemde para basmanın enflasyonu arttırmayacağını ileri sürüyor. “İstihdamın ve talebin çöktüğü, işsizliğin arttığı bir dönemde, Merkez Bankası ile desteklenerek kamu harcamalarının arttırılması, enflasyona değil, üretim artışına yol açar” sözleriyle de tezini destekliyor. Sizce para basılmalı mı?

Az evvel de söylediğim gibi. Bugünkü ekonomik yapı, ekonomi yönetimlerine çok sayıda ve çeşitli politika araçları sunuyor. Bu araçların yapılacak program çerçevesinde ahenginin sağlanması gerekir. Konunun salt para basılmasına indirgenmesi doğru değil. Esas ihtiyacımız olan şey bütüncül bir strateji ve programdır. Bu strateji ve program para basımını da içerebilir. Neticede önemli olan bunun şeffaf ve ekonomideki aktörlerin önünü görmesini sağlayacak bir bakış açısıyla dizayn edilmesidir.

“KENDİ PROGRAMIMIZI YAPMALIYIZ”

Bir de  ucuz para arzının gerçekleşmesi için IMF ile masaya oturulması ve borç alınmasını savunanlar var. Sizce IMF’ye gidilmeli mi?

Öncelikle şunu söylemeliyim. Türkiye’yi finansal veya idari olarak yükümlülük altına sokacak hiçbir anlaşmayı Türkiye yapmamalı. Fakat IMF’in ilan ettiği program, bizim de geçmişte uyguladığımız stand-by anlaşmalarından farklı. Bu tip kriz dönemleri için yaratılmış “Hızlı Finansal Yardım” kapsamında bir krediden söz ediyoruz. Fakat, esas sorunumuz bu değil. Türkiye, kendi programını yapmalı. Bu program kapsamındaki finansmanı, IMF olsun veya olmasın içeriden veya dışarıdan temin edeceği zemini de yaratmalı. Dediğim gibi, esas sorunumuz bu değil. Esas sorun Türkiye’nin halen daha kapsamlı bir programı ortaya koyamamış olmasıdır.

“KOBİLERE KREDİ, İŞSİZLERE NAKİT DESTEĞİ VERİLSİN”

Krizden en az tahribatla çıkmak için çözüm önerileriniz nelerdir?

Sürecin başından bu yana, hükümetin siyasetin toplam gücünü kullanması gerektiğini, devlet refleksi ile hareket edilmesi gerektiğini söyledik. Fakat ne yazık ki, hükümet dar bir kadro ile bu süreci yönetmeyi seçmiş durumda.  Bu süreci en az hasarla aşmak için, şirketlerimizi ve hane halkımızı korumamız gerekli. Türkiye’de 3,5 milyon KOBi var. Bunların da 13,5 milyon çalışanı var. Bu firmalarımıza personelleri başına 10’ar bin TL’lik bir yıl ertelemeli işletme kredisi tahsis edebiliriz. Bu 135 milyar TL’lik kaynağın, Hazine’ye maliyeti 2 milyar doları geçmez. Bu kredilerin bir kısmı batabilir. Fakat süreç sonunda Türkiye’nin gücünü ayakta tutmuş oluruz.  Bir diğer konu hane halkı için. Türkiye’de 7 milyona yakın işsizimiz kriz öncesinde de vardı. Alınan önlemler kapsamında 6,5 milyon insanımız da işini yapamaz olmuş durumda. Bu, asgari 10 milyon hanede gelir düşüşü demek. Biz diyoruz ki, devlet, bu vatandaşlarımıza kişi başı 500 TL, nisan-mayıs ayları için doğrudan gelir desteği versin. Bu hem piyasadaki talep düşüşüne olumlu etki edecek, hem de insanlarımızı geçim sıkıntısı derdinden kurtaracaktır. Eğer devletin kasasında bu para yoksa bunu hane halkı kuponları ile de yapabilir. Kriz bittiğinde, bunlar piyasadan toplanabilir. Bir program çerçevesinde yaparsak, bunların tamamı için Türkiye’nin kaynakları yeter.

“ÇİFTÇİYE VERGİSİZ MAZOT”

Bursa, Türkiye’nin ekonomideki lokomotif kentlerinden biri. İhracatta ikinci, otomotiv sektöründe lider ve aynı zamanda verimli tarım topraklarıyla güçlü bir tarım kenti. Ancak maalesef salgınla birlikte Bursa’nın sanayi çarkları da durdu. Salgının Bursa’ya olan etkileriyle ilgili neler söylersiniz?

Dediğiniz gibi Bursa Türkiye’nin en önemli sanayi şehirlerinden biri. Otomotiv sektörü 2019’u da kriz içerisinde geçirmiş idi. Bu bakımdan, en büyük ihracat kalemimize yönelik desteklerin artırılması gerektiği de muhakkak. Birçok fabrika da üretim durmuş vaziyette. Diğer sektörlere nazaran güçlü idari yapı ve entelektüel sermaye otomotiv sektörünün bu dönemde artıları. Diğer taraftan tekstil krizden en derinden etkilenen sektör olarak gözüküyor. Bu şirketlerimizin finansmana erişimindeki sorunlar ortadan kaldırılmalı. Bir diğer konu tarım. İçinden geçtiğimiz süreç, tüm ülkelere tarımın ve gıda güvenliğinin ne denli önemli olduğunu da gösterdi. Fakat hükümetin şu ana kadar ilan ettiği desteklerde tarım yok. Halbuki, Avrupa bu yıl tarımsal üretimini organize edemedi ve çiftçimize yapılacak destekler, önümüzdeki süreçte çok daha fazlasını kazandırma potansiyeline sahip. Biz diyoruz ki, çiftinin 2018 ve 2019’dan kalan tarımsal desteklerini ödeyin. 2020 yılı için bütçeye koyduğunuz desteklerin de yarısını nisan-mayıs aylarında çiftçimize sağlayın. Bu taleplerde, hükümetin ekstra kaynak ayırmasını gerektiren bir şey de yok. Bir de en azından bu seneye mahsus, çiftçimize mazotu vergisiz verin.

ilk yorumu sen yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DİĞER YAZARLAR

TÜMÜ

BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz..
X