Kurban Bayramı…
Dört gün boyunca yine aynı manzaralar vardı hayatımızda. Bayram ziyaretleri, kalabalık sofralar, çocukların heyecanı, büyüklerin hasret gidermesi…
Ve elbette kurbanlık hayvanlar.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da kendimi iki duygunun arasında buldum.
Çünkü ben bir hayvanseverim. Bir hayvanın gözlerine baktığımda sadece bir canlı görmüyorum. Korkan, hisseden, alışan, bekleyen bir hayat görüyorum. Belki de bu yüzden Kurban Bayramı benim için hiçbir zaman sıradan bir bayram olmadı. İçimde her zaman tarif etmesi zor bir duygu bıraktı.
İnsanların inançlarına saygı duyuyorum. Bu topraklarda milyonlarca insan için kurban, sadece bir gelenek değil. Paylaşmanın, yardımlaşmanın ve teslimiyetin sembolü. Bayram boyunca ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan etleri, kurulan sofraları ve yapılan yardımları da görüyorum. Bu nedenle hissettiğim şey bir itiraz ya da öfke değil.

Daha çok bir hüzün.
Belki de insanın kalbi bazen tek bir duyguyla yetinmiyor. Aynı anda hem anlayabiliyor hem üzülüyor. Hem saygı duyabiliyor hem de içi burkulabiliyor. Bayram boyunca gördüğüm her hayvanda bunu hissettim. Bir yanda insanların inançlarını yerine getirme isteği, diğer yanda ise bir canlının varlığı…
Son yıllarda birçok konuda olduğu gibi bu konuda da insanlar birbirlerini anlamaktan çok karşı karşıya geliyor. Oysa hayatın içinde gri alanlar da var.
Ben kendimi tam da o gri alanlardan birinde görüyorum. Kimseyi yargılamadan, kimsenin inancını sorgulamadan, sadece içimdeki duyguyu anlamaya çalışıyorum.
Bir insanın acısına üzülmek ne kadar doğal ise, bir hayvanın acısına üzülmek de o kadar doğaldır.
İnsanların inançlarına saygı duymak da mümkündür, hayvanlar için hüzünlenmek de. Bunlardan birini seçmek zorunda değiliz.Her konuda haklı çıkmaya çalışmak yerine biraz daha anlamaya çalışmak, belki de en insani yaklaşım.
HAYVANLARIN ACELESİ YOK
Geçen gün evdeki kedilerden birini izliyordum. Pencereden içeri süzülen güneş, salonun bir köşesinde küçük bir aydınlık oluşturmuştu. O da gidip tam oraya uzandı.
Ne saatin kaç olduğuyla ilgileniyordu ne de birazdan ne yapacağını düşünüyordu. Sadece bulunduğu anın içindeydi. Güneşin sıcaklığını hissediyor, sessizce dinleniyordu.

Onu izlerken fark ettim ki hayvanların acelesi yok.
Bizimse neredeyse her şeyimiz acele. Sabah gözümüzü açar açmaz saate bakıyoruz. İşe, okula, toplantıya, alışverişe, ödemelere yetişmeye çalışıyoruz. Bir işi bitirmeden diğerini düşünüyor, bugünü yaşarken yarını planlıyor, yarını düşünürken dünün hesabını yapıyoruz. Sanki hayat sürekli peşinden koşmamız gereken bir şeymiş gibi yaşıyoruz.
Hayvanlar ise zamanı başka türlü kullanıyor. Bir kedi pencere önünde saatlerce kuş izleyebiliyor. Bir köpek yürüyüş sırasında aynı ağacın etrafında uzun uzun dolaşabiliyor. Bir kuş rüzgârın içinde dakikalarca aynı dalda kalabiliyor. Onlar için o an yeterli oluyor. Belki de bu yüzden onları izlemek insana huzur veriyor.
Hayvanlar bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor. Hayatın tamamı yapılacaklar listesinden oluşmuyor. Bazen pencereye düşen ışık da hayatın bir parçası. Bazen sessiz bir öğleden sonra, bazen hafif bir rüzgâr, bazen de hiçbir şey yapmadan oturabilmek…
Belki de hayvanlarla kurduğumuz bağın altında biraz da bu yatıyor.
Onlar bizi yavaşlatıyor. Günün içinde kaybettiğimiz küçük ayrıntıları yeniden görmemizi sağlıyorlar. Bir kedinin huzurla uyuması, bir köpeğin yürüyüşte duyduğu heyecan ya da bir kuşun sabah ötüşü, çoğu zaman fark etmediğimiz güzellikleri yeniden hatırlatıyor.
Hayatın temposu değişmeyecek. Yarın yine işlerimiz olacak, telefonlarımız çalacak, yetişmemiz gereken yerler olacak. Hepimiz kendi sorumluluklarımızla yaşamaya devam edeceğiz. Ama günün herhangi bir anında etrafımızdaki bir hayvana bakmayı deneyebiliriz. Belki bize konuşmadan bir şey anlatacaktır.
Belki de zamanın peşinden koşmayı bırakıp, arada bir onun yanına oturmayı hayvanlardan öğrenmeliyiz.
