Çağımızın en belirgin özelliklerinden biri hız. Hızlı internet, hızlı ulaşım, hızlı alışveriş, hızlı tüketim… Hayatın neredeyse her alanında zamana karşı yarışıyoruz. Bu hızın içinde fark etmeden sabretme becerimizi de yavaş yavaş kaybediyoruz. Artık bir şey istediğimizde hemen olmasını bekliyoruz. Beklediğimiz sonuç geciktiğinde huzursuz oluyor, planlarımız aksadığında tahammülümüz azalıyor. Çünkü anında ulaşabildiğimiz imkânlar, zamanla bize her şeyin aynı hızda gerçekleşmesi gerektiği yanılgısını öğretti.
Oysa hayatın kendi ritmi vardır.
Bir tohumun filizlenmesi, bir çocuğun büyümesi, bir dostluğun güvene dönüşmesi ya da insanın olgunlaşması… Hiçbiri aceleye gelmez. Değerli olan birçok şey, emekle, sabırla ve zamanın sessiz katkısıyla şekillenir.

Beklemek ise çoğu zaman sadece zamanı geçirmek değildir. Beklemek, kontrol edemediğimiz gerçeklerle yaşamayı öğrenmektir. İşte bizi en çok zorlayan da budur. Çünkü insan, belirsizlik karşısında kendini güçsüz hisseder. Sabırsızlığın temelinde çoğu zaman zamanın değil, kontrolü kaybetme korkusunun yattığını fark etmeyiz.
Ne var ki hayat, en anlamlı kazanımlarını acele edenlere değil, emek vermekten, beklemekten ve sürece güvenmekten vazgeçmeyenlere sunar.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Gerçekten zamandan mı şikâyet ediyoruz, yoksa beklemeyi mi unuttuk?
Çünkü hızlı gelen birçok şey aynı hızla hayatımızdan çıkar. Kalıcı olanlar ise çoğu zaman sessizce büyür, fark edilmeden olgunlaşır ve zamanı geldiğinde gerçek değerini gösterir.
