Gemlik’ten çıkıp İstanbul-Bursa yoluna girdiğimizde yoğun bir trafik vardı. Yolun iki tarafı gözlere güzel manzaralar sunan bol ağaçlı yeşil bir örtü ile kaplıydı. Kızlardan biri mandolinle bir şey çalmaya başladı, birkaç oğlanla kız da şarkılar söyleyerek ona eşlik ettiler. Tüm dikkatimi gençlere ve onların şarkı söyleyiş tarzına vermişken koruma görevlisi Muammer’in ayağa kalkıp yüksek sesle şoföre:
“Geç şu kamyonun önüne, durmaya zorla onu!” deyişini duydum. Önce tereddüt eden şoför Muammer’in israrlı tavrı karşısında hızını artırdı, korna çalıp kamyon şoförüne eliyle durmasını işaret ederek kamyonun önüne geçti, hızını azar azar düşürerek durdu. Muammer öfkeyle otobüsten inince ben de indim. Yüzünde üç dört günlük sakal olan kıvırcık saçlı, yanık tenli, burnunun ucunda iri bir siğil olan şişman şoför kamyondan indiğinde yüzünde efelenen, hesap sormaya, gerekirse yumruklarını çalıştırmaya kararlı bir ifade vardı. Muammer ile yan yana geldiklerinde kamyon şoförü siklet olarak daha ağır basıyordu. Belki de bunun etkisiyle kabadayı bir şekilde:
“Niye önüme geçip durdurdun beni?” diye gürledi.
“Hatalı sollama yaptın kaç kere, gözüm hep sendeydi!” dedi Muammer öfkeyle. “Bir kaza yapacaksın, yok yere başkalarının canına malına zarar vereceksin!”
“Bana şoförlüğü mü öğreteceksin? Ben yirmi yıldır bu yolda gidip geliyorum. İlk defa sollama yapmıyorum.”
“Ver ehliyetini bana!” dedi Muammer şoförün elini kavrayarak.
“Yok ya, başka sıkıntın yok mu senin?” dedi şoför elini kurtarmak için hamle yaparak. Sivil kıyafetli Muammer’in polis olabileceğini henüz kavramış gözükmüyordu.
Muammer bu defa diğer eliyle şoförün yakasına yapıştı, sesini daha da yükselterek :
“Ver ehliyetini diyorum sana!” diye haykırdı. Şoför serbest duran eliyle hamle yaptı, sert bir şekilde kendini geri çekince Muammer’in kıskacından kurtuldu. Ama baştaki efelenen, kabadayı tavrı gitmiş, onun yerine karşısındakinin sıradan biri olmadığını düşünmeye başlayan biri gelmişti. Muammer, bu tür insanlarla daha önce sık sık karşılaşmış olmanın getirdiği deneyim ile işin nereye gideceğini biliyor olmalı ki baskısını daha da artırdı:
“Çıkar ehliyetini, hemen ver onu!”
“Niye sana ehliyetimi verecek mişim ki, sen de kim oluyorsun?” dedi şoför.
Sonunda Muammer cebinden polis kimliğini çıkardı, adamın gözüne dayadı. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Şoför ehliyetini vermemek için yalvarmaktan mazeretler öne sürmeye, duygu sömürüsü yapmaktan rüşvet verebileceğini ima etmeye kadar bir dizi değişik hamlelere başvurdu ama bunların hiçbiri işe yaramadı. Karşısındakinin ne pahasına olursa olsun ehliyetini alma kararlılığında olduğunu anlayınca yavaş adımlarla kamyona yürüdü, torpido gözünden çıkardığı ehliyeti Muammer’e uzattı. Muammer istediğini elde etmiş olmanın verdiği gururla ve biraz yumuşamış bir ses tonuyla:
“Bursa girişinde trafik ekipleri var. Ben ehliyetini oraya bırakacağım, sen cezanı ödedikten sonra onu geri alırsın artık,” dedi.
“Seyir halindeyken böylesi bir şeyle ilk kez karşılaşıyorum,” dedi şoför şaşkın bir şekilde.
Camlarda kendisine ilgiyle bakan kız ve oğlanları gören Muammer onlara gülümsedi, otobüse bindiğinde şoföre azametle :
“Devam edebilirsin kaptan !” dedi.
Gençlerin aşağıdaki bu kapışma nedeni hakkında bir şey bilmediklerini anlayınca Mariş’e durumu basit bir İngilizce ile anlattım. O da bunu arkadaşlarına iletti. Onlar kaldıkları yerden mandolin çalıp şarkı söylemeye devam ettiler. Bense Muammer’in yanındaki yerimi aldım. Muammer karnının şişi inmiş bir insan rahatlığındaydı. Onun kendisinden daha iri kamyon şoförü karşısındaki halini bir aslan veya kaplanın kendisinden daha büyük bir hayvanı yakalayıp yere yıkmasına benzettim. O ana kadar pasif bir görüntü vermiş Muammer bu eylemiyle varlığını hissettirmişti ve şimdi çevreye adeta “Kim olduğumu görün işte!” der gibi bakıyordu. Uludağ’a varıncaya kadar bana Kafkasya’dan, Şeyh Şamil’den, çerkez adetlerinden bahsetti uzun uzun. Dahası kafasına uyan bir çerkez kızı bulduğunda evleneceğini çünkü artık otuzlu yaşların içinde olduğunu, bekarlığın polislikte bazıları için iyi olsa da kendisi için iyi olmadığını çerkez kültüründen örnekler vererek anlattı.
Otele vardığımızda hava kararmak üzereydi. İlan tahtasında diskonun saat onda açılacağını okuyan gençler çok sevindiler, bunu ilginç jest ve mimiklerle gösterdiler. Ben lobiye geçtim, bir süre arkadaşlarla sohbet ettim. İki gecedir az uyumaktan olacak “Lübnanlı” Mehmet gülerek bir olayı anlatırken gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Başlarda bu duruma direndim ama dakikalar geçtikçe uykuya direncim gittikçe zayıfladı. Başım bir iki kez önüme düşmeye başlayınca önce “kısa” ve “uzun” Mehmet’lerden, sonra da Doğan ve Mine’den gelen takılmalara muhatap oldum. Bunun üzerine az sonra “Benim için uyku zamanı,” diyerek yanlarından ayrıldım. Yatağıma uzandığımda saat on bir bile değildi.
Sabahleyin kalktığımda uykumu iyi almıştım. O kadar derin uyumuştum ki ne daha sonra gelen oda arkadaşlarımı duymuştum ne de havalandırmanın çıkardığı ses beni uyandırmıştı. Şemsi Bey önceki gece yapılan toplantıda havalandırmanın çıkardığı gürültüyü otel yönetimiyle konuşup bir çözüme bağlayacağını söylemişti ama değişen bir şey yoktu. Kalktığımda o ses aynen devam ediyordu.
Dördüncü günün programında öğleden sonra şehirde yapılacak tam süreli prova vardı. Kahvaltı için masama giderken oturmuş gençlere “Siya” (merhaba) veya “Yo reggelt” (günaydın) diye hitap etmem onların hoşlarına gitti. Türkçe karşılık olarak Mariş zorlanarak da olsa “Mer-ha-ba” derken dudağı yarık olan Çobo iyi bir telaffuzla “Günay-dın” dedi. Kamçı sallayan çok iri Zoltan masada çayı önüme uzattığında bu kez ona “Köszönöm” (teşekkür) dedim. Rita çaprazımda Gabor ve Kata’nın arasındaydı. Üstünde değişik renklerden oluşan bol desenli tek parça bir giysi vardı. Göze hoş, iç açıcı gelen bu giysisi de göğüsleri cömertce teşhir etme yönünden diğer günlerdeki giysilerinden farklı değildi. Ama uykusunu iyi alamadığı hemen anlaşılan yüzü giysisindeki canlı havaya asla uymuyordu. Solgun yüzdeki bakışları bende hemen “sanki bir ruh, bir hayalet bakışı” imgesi uyandırdı…
