Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Olay Haber
Olay E-Gazete
İlhan Ateş
İlhan Ateş

Macar Dansı – 11

Köşe Yazısını Dinle

Aşağı yukarı on dakika geçmişti ki önce dışardan yaklaşan ayak sesleri, konuşmalar duyuldu sonra kapı açıldı, içeri birbiri ardına kız ve oğlanlar girmeye başladı. Gelenlerin bazısı mayolu, bazısı değildi. “Kim bunlar?” diye yeni gelenlere bakarken  en arkada içeri giren kadını gördüm, hemen “Ukrayna ekibi bu!” dedim. İlk gün süzülerek yürüyüşü ve daire çizer gibi dönen gözlerinden çıkan gizemli bakışlarıyla dikkatimi çeken otoriter ekip başkanı kadın derhal dans eden kızın yanına gitti, kendi dilinde bir şeyler söyledi. Sözleri kınayıcı olmalı ki kız anında dansı bıraktı, adamla konuşmaya bile gerek görmeden kadını takip etti. Sap gibi ortada kalan adam bir an ne yapacağını bilemez bir halde durdu, önce garsonun yanına gitmeye yeltendi, sonra vazgeçerek gelip yanıma oturdu. Ukraynalı oyuncular  biralarını içtikten sonra bir süre başkanlarının anlattıklarını dikkatle dinlediler, ardından kızlardan biri uzun bir konuşma yaptı, bitirince başkan kadın elini onun omzuna attı, konuşmasını beğendiğini gösterecek tarzda kızın sırtına birkaç kez hafiften dokundu, ardından garsona hesabı ödeyerek topluca salondan ayrıldılar. Derin bir sessizliğe gömülen salon yirmi yirmi beş dakika öncesinden çok farklıydı. Bu sessizliği çatık kaşlı ve büyük kulaklı olduğunu yeni fark ettiğim  adam bozdu:

​“Kızı tam tava getirmiştim, her şey berbat oldu!” dedi hayıflanan bir ses tonuyla. Sonra “Çıkarabildin mi, hangi ülkeden bunlar?” diye sordu.

​“Ukraynalı. Sen de görevlilerden biri misin?”

​“Yok, ben Gemlik’te zeytin işiyle uğraşıyorum, burda arkadaşlarım var, hem onları görmek hem de denize girmek için geldim.”

Adamla yarım saat kadar sohbet ettik. Aklı fikri uçkurundaydı. Çeşitli ülkelere gittiğini ama seks yönünden Romen ve Rus kadınlarının üstüne kadın tanımadığını, Rusların güzelliklerini, Romenlerin de insana erkekliğini hissettirdiğini, onlarla her türlü fantezinin yapılabileceğini anlattı bu işleri çok iyi bilen bir insan edasıyla. Evli olmadığını, gönlünce yaşayıp kadınlardan hevesini aldıktan yani durulduktan sonra bir yuva kurmayı düşündüğünü söylemeyi de ihmal etmedi.

“Çok sürer mi durulman?” diye sordum.

Sorum sanki ölçülebilir, tartılabilir, somut bir nesne hakkındaymış gibi önce bir süre düşündü, kafasında tarttı, sonra :

“Bir beş yıl daha sürer,” dedi. “Henüz gitmediğim ama methini çok duyduğum yerler var. Gidenlerin anlattıklarına bakılırsa oralar bir  seks cennetiymiş. Bu yıl zeytinden iyi para kazanırsam ilk işim Tayland’a gitmek olacak.”

​“Ciddi misin, sırf bunun için Tayland’a mı gideceksin?”

​“Tabii ya, niye şaşırdın ki?”

​“Niyesi var mı, şaşırdım işte!”

“Şaşırma. Antika eşya toplayanlar, pul koleksiyonu yapanlar, başka şeyler biriktirenler yok mu? Ben de yabancı kadın koleksiyonu yapıyorum işte, benim takıntım da bu,” dedi. Tıknaz adam belki de kendi zihni seviyesinin üstünde bir soyutlama yapmış olduğunu düşünmekten olsa gerek bana “Nasıl konuştum ama?” dercesine böbürlenen bir ifadeyle baktı. Soyutlamasını tutarlı bulmadım, onlarla bunun bir benzerliği yoktu. Onu çürütmek istemediğim için işin başka bir yönünü sordum :

​“Aids, frengi gibi şeyler seni korkutmuyor mu? ‘Her sefanın bir de cefası var,’ derler. Onların pençesine bir düştün mü bu çok sevdiğin işe genç yaşta veda etmek zorunda kalırsın.”

​“Korkutmuyor dersem yalan olur. Bir iki kez bel soğukluğuna yakalandım. Ondan sonra daha tedbirli olmaya başladım. Şimdi hiç sevmediğim halde prezervatif kullanıyorum. Valla her şey gençlikte yapılıyor. Ben elli altmış yaşına geldikten sonra bunları yapamam ki. Şimdi gücüm yerindeyken gideceğim gidebileceğim yere kadar.”

Adama şans dileyip ordan ayrıldıktan sonra akşam altıya kadar zamanımı Mehmetlerden kısa olanıyla ping pong oynayarak,  bize verilen heybede taşıdığım “Madam Curie” adlı İngilizce kitaptan on sayfa okuyarak, diğer rehberlerle deniz kenarında yürüyerek geçirdim. Uludağ’ın yüksek rakımlı ortamından deniz seviyesine inmek bir gün içinde iki farklı ülkede olmak gibi bir şeydi. Eylül’ün nerdeyse yarısına yaklaşmışken havanın mevsim normallerinin yedi sekiz derece üstünde seyretmesi Uludağ’da bir sorun  oluşturmuyordu ama şehre veya böyle deniz kenarına inildiğinde sıcaklık ve nem kendini hemen fark ettiriyordu. Mehmet ile ping pong oynarken belimden aşağı akan terleri hissettiğimde mayomu yanıma almadığıma hayıflandım. Mayom yanımda olsaydı biraz kirli olmasına aldırmadan kesinlikle denize girerdim. Nitekim denizden çıkan rehberlerden bir kaçını görünce onlara az gıpta etmedim.

Kalkış saatine yakın Rita ile Gabor hâlâ ortalarda yoktu. Bir an için aklımdan “Bu defa da onların gelmesini mi bekleyeceğiz, yine mi geride kalacağız?” diye sıkıntılı bir düşünce geçti. Durumu kendini İngilizce’de iyi kötü ifade eden Mariş’e sordum. Kısa sarı saçlı, mavi gözlü kız  akşam belediyede verilecek kokteyle katılacakları için onların otobüste olmayacaklarını söyledi.

Otobüsler altıda hareket ettiklerinde Rita ile Gabor’un yokluğunu gençlerle bir diyalog kurmak için iyi bir fırsat olarak gördüm çünkü o ikilinin soğuk tavırları benimle gençler arasına bir set çekmişti. Mariş’in yanına gittim, ona Macarca’da bazı sözcüklerin nasıl söylendiğini sordum, yanıtlarını kitabımın arkasındaki boş bir sayfaya not aldım. Mariş  “Siya (merhaba), hog  hivnak? (adın ne?), yo reggelt (günaydın), köszönöm (teşekkür ederim), hog vag? (nasılsınız?), köszönöm yol (iyiyim), eg, kettö, herom, nig, öt (bir, iki, üç, dört, beş) anlamına geliyor,” dedi. Ben de bunların Türkçelerini yazdım, telaffuz ettim. Böylece yarım saat kadar interaktif bir şekilde birbirimize birşeyler öğretmeye çalıştık. Bu çabamız diğer gençleri de yanımıza çekti. Macarca kelimelerin telaffuzunda hatalar yaptığımda gençler hoşgörüyle güldüler. Böylece ilk kez otobüsün içinde neşeli bir hava hüküm sürmeye başladı. Aramızdaki buzların kırılması benim kadar gençlerin de hoşuna gitmişti…


Avatar Seç KAPAT
BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR