Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Olay Haber
Olay E-Gazete
İlhan Ateş
İlhan Ateş

Macar Dansı – 21

Macar ekibinin odaları bir alt kattaydı. Aşağı inerken içimde az da olsa bir heyecan ve endişe vardı. Görevlilerin içerde kaldığı süre uzadıkça endişem giderek arttı. Odalardan çıkacak otel görevlilerinin Ferda’ya söyledikleri gibi bana da “Eksik bir şey yok!” demelerini ümitle bekliyordum. Ama beş dakika sonra yanıma gelen uzun boylu, yüzü çillerle dolu sarışın görevli:

​“Dört büyük havlu eksik!” dediğinde fena halde canım sıkıldı çünkü gerginlik dolu dakikaların bir kez daha beni beklediğini biliyordum.

Görevlilerle birlikte resepsiyona indiğimizde Rita ve Gabor orda dikilmiş duruyorlardı.

“Dört büyük havlu eksik Rita. Gençler onları yanlışlıkla bavullarına koymuş olabilirler. Lütfen bunu onlara açıklayıp havluları geri vermelerini söyler misin?” dedim. Boğuk çıkan sesimi kendim de beğenmedim.

Nasıl tepki vereceklerini pek merak ediyordum. Üçümüz otobüse giderken Rita alışılmışın aksine hızlı bir şekilde Gabor’la konuştu. Önceki çoğu durumda olduğu gibi umursamaz görünmeye çalıştıklarını ama tedirginliklerini gizleyemediklerini farkettim. Ben dışarda beklerken onlar otobüse girdiler. Gabor’un el ve kollarını kullanarak oyunculara anlattıklarını Rita dikkatli bir şekilde dinlerken iri göğüslü kız Annamario’nun parmak kaldırdığını, bir iki arkadaşını göstererek konuştuğunu ilgiyle izledim. Daha sonra dudağı yarık Çobo ile kamçıyı şaklatan aşırı şişman Zoltan’ın söz aldıklarını gördüm. Bu arada otobüsler birbiri ardına hareket etmeye başladı. Nitekim Rita ve Gabor otobüsten indiklerinde bizimkinden başka bekleyen sadece iki otobüs kalmıştı. Rita kendinden emin bir şekilde bana dönerek:

“Kimse havlu almamış, havluları banyoya bırakmışlar. Temizlik yapılırken açık kalan odalara birileri girip onları götürmüş olmalı. Zaten daha ilk günden iki havlunun eksik olmasından dolayı Zoltan ile Çobo arkadaşlarının havlularını kullanmak zorunda kaldılar,” dedi.

​“Ama neden baştan iki havlunun eksik olduğunu söylemediniz? Söylemeniz gerekirdi, hemen verirlerdi. Ama neden başka açık kalan odalara girilmemiş de sizinkine girilmiş?” diye sordum. Bu arada iki kez “But why?” (Ama neden?) ile cümle kurmuş olduğumu fark ettim. Bu bana bir yerde Rita’nın silahını elinden almışım gibi geldi. Sanki bir anda rollerimiz değişmişti.

Sorularımın Rita’nın ezberini bozduğunu anlamakta gecikmedim. Bocaladı, soru sormak yerine böyle sorgulanarak sıkıştırılmaya çalışılmasından dolayı önce sözüne nasıl başlayacağını kestiremedi. Sonra önceki açıklamalarını bazı eklemeler yaparak tekrarladı. Onunla daha fazla konuşmanın hiçbir işe yaramayacağını bildiğimden durumu açıklığa kavuşturmak için birlikte resepsiyona gittik. Oda görevlilerinin “şef” diye hitap ettikleri gözlüklü adama Rita’nın az önce bana söylediklerini anlattım. Şef:

​“O halde bagajlarını aramamız lâzım !” dedi kararlı bir ses tonuyla. Bu benim pek beklemediğim bir yanıt oldu. Biraz afalladım, konuşmadan önce bir süre yüzüne baktım. Ama onda yumuşayacağına dair en ufak bir belirti yoktu. Gülümsemeye çalışarak:

​“Bu ekip dört beş saat sonra yarışacak. Şimdi bavullar açılsa, havlular ortaya çıksa bunların moralleri bozulmaz mı? Hatta havluları almadıkları anlaşılsa bile bu aramadan etkilenmezler mi?” diye sordum.

​“Üzgünüm, biz ekipler ayrılırken hep odaları kontrol ederiz, eksik varsa ya onun maddi bedelinin ödenmesini isteriz ya da bagajları ararız.”

“Bunlar genç çocuklar. Arama sonucunda bazıları hırsız durumuna düşerse diğerleri önünde mahçup olmazlar mı? Türkiye ile ilgili böyle bir anı onlar için iyi olur mu?” diye ikinci kez şefi aramama konusunda ikna etmeye çalıştım. Şef başını sallayarak:

​“Her şeyin bir bedeli var. Yani şimdi bunlardan biri benim bir elemanımı bıçaklasa ben bunu yapana ‘Sen yabancısın, aferin iyi yaptın!’ mı diyeceğim? Jandarma çağırmayacak mıyım?” dedi kendinden emince.

​“Haklısınız ama o buna benzemeyen ayrı bir konu. Demek istediğim şu: dört havlu milyarlık bir organizasyonda çok çok küçük bir ayrıntı. Endişem sırf bu yüzden böyle bir organizasyona gölge düşecek olması.”

​“Rehber arkadaş, peki senin önerin ne?” diye sordu şef biraz yumuşamış bir ses tonuyla.        “Komite havluların parasını ödemekte tereddüt etmez diye düşünüyorum. Başkan Mustafa Bey ile bir görüşsek?” dedim.

​“Mustafa Bey ‘Hayır biz ödemeyiz!’ derse ne olacak?”

​“Öyle bir şey diyeceğini sanmıyorum. Onunla bir görüşelim.”

“Mustafa Bey diğer üyelerle biraz önce Bursa’ya hareket etti. Onunla bir bağlantı kurma imkanımız yok ne yazık ki.”

Bu yanıt karşısında kendimi kapana kıstırılmış bir fare gibi gördüm. Ne yapacağımı bilmez bir şekilde bakışlarımı içerden dışarı çevirdim. Dışarıda diğer iki otobüs de gitmiş, sadece bizim otobüs kalmıştı. İçimden “Yine yaptınız yapacağınızı, başka ekipler gibi otobüse binip şehre gitmek varken bir kez daha en arkada kaldık. Ne olurdu bir defa da olsa doğru hareket etseydiniz! İlle de her zaman yamuk yapma zorunda mısınız ya!” gibi düşünceler geçtikçe sıkıntım daha da arttı. Midemin gerginlikten kötüleştiğini hissettim.  Rita:

​“Problem ne?” ​diye sorduğunda önce irkildim. Şef ile on dakika süren konuşmamız esnasında hiç lafa karışmayan Rita’yı resmen unutmuştum. Siyahlar içindeki Rita’ya döndüğümde sanki tiyatroda sahnenin değiştiği hissine kapıldım. Şefle aramızda geçenleri ayrıntılı olarak anlatmaya başladım. Sıkıntılı halimden olsa gerek anlattıkça bana karşı bakışlarının son üç gündekinden  farklı olduğunu gördüm. İlk kez benimle dayanışma içine girmiş gibi bir havası vardı. Açıklamamı henüz bitirmemişken heyecanla sordu:

“Sonuç ne?”

“Havlular için bavulları arayacaklar,” dedim.

Bu cümlem Rita’nın bakışlarını değiştirmeye yetti. Yüzünü daha önce görmeyi hiç ummadığım bir endişe dalgası kapladı. Açıktı ki benim korktuğum, yapılmasını hiç istemediğim şey onu da endişelendirmişti.

​“Ama ne-deen? İki havlu baştan eksikti zaten,” dedi artık iyice alıştığım mızmız ses tonuyla. Bir kez daha “Ama ne-deen?”le başlayan bir cümle duymak içimi bir kez daha da kararttı. O soruyla başlayan tartışmaların nereye doğru evrileceği benim için bir sır değildi. Şefi ikna edemeyen ben nasıl onu ikna edebilirdim ki? Bu nedenle tartışmayı kısa kesmek için başka bir yol düşündüm. Şefe dönerek sordum:

​“Ne kadar tutar bu dört büyük havlunun parası ?

“Dört yüz bin lira. Ya bu parayı öderler ya da bavullarını ararız !” dedi şef gözlüğünü düzelterek.

Bu cümleyi hemen Rita’ya aktardım. Bana değil şefe dönerek:

“Ama ne-deen? Almadığımız havluların parasını ödemek saçma!” dedi.

“Almadığınızı kanıtlamanız lazım. Bu da bavulları aramakla olur. Havlular bavullardan çıkmazsa siz haklı olursunuz. O zaman otobüse kalkış izni veririz,” dedi şef akıcı bir İngilizce ile. O ana kadar onun İngilizce konuşabileceği aklımdan geçmemişti. Önce şaşırdım, sonra da böyle beş yıldızlı bir otelde iyi İngilizce bilenlerin bulunmasının çok doğal olduğunu, asıl kendi şaşırmama şaşırmam gerektiğini düşündüm.

​“Bizi bekletiyorsunuz, yarışmaya geç kalacağız bu gidişle. Moralimizi bozdunuz, buna hakkınız yok!” dedi  Rita diklenen bir edayla. Hem sesi mızmız çıkmadı hem de “Ama ne-deen?” demedi ilk kez.  Sesi ve tezi hoşuma gitti. Şefse omuzlarını silkmekle yetindi, bir yanıt vermedi.

Bakışlarımı dışarı çevirdiğimde Gabor ile sekiz dokuz oyuncunun otobüsten inmiş olduklarını gördüm. Sabırsız bir bekleyiş içinde oldukları belliydi. Bu kez ben içten içe şefe karşı bir tepki duymaya başladım. Dört havlu için bu kadar israrcı olmaya değer miydi? On beş ekibin konaklama masrafları olarak ödenecek para yanında dört yüz bin lira neydi ki? Aklımdan bunlar geçince risk almaya karar verdim. Şefe dönerek:

“Eğer organizasyon komitesi bu miktarı ödemezse ben ödeyeceğim!” dedim.

“Okey, yalnız bunu bir kağıda taahhütname şeklinde yazmanız gerekiyor.”

“Olur, yaparım.”

Şef, resepsiyondaki görevliye bir kağıt çıkarmasını söyledi. Kağıda dört havlu parasını ödeyeceğimi yazdım, imzamı atarak kağıdı resepsiyon görevlisine verdim. Rita’ya gidebileceğimizi işaret ettiğimde endişeli bir yüzle:

“Ne oldu, arayacaklar mı bavulları?” diye sordu.

“Hayır, aramayacaklar çünkü havlu paralarını komite ödemezse ben ödeyeceğim, öyle bir taahhütname imzaladım.”


Avatar Seç KAPAT
BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR