Az sonra arkamda konuşarak gelmekte olan bir grup beni içine daldığım düşüncelerden kopardı. Döndüğümde değişik renklerdeki eşofmanları içinde Ömer, Mine, Doğan, Adnan, İlker ve “Lübnanlı” Mehmet’i gördüm. Ömer:
“Biz tepelere doğru bir yürüyüş yapacağız. Sen de gelsene!” dedi.
O anda benim için bundan daha güzel bir öneri olamazdı. Hemen kabul ettim. Ömer’in verdiği tempoya uymaya çalışarak yürümeye başladık. Dışarının ıssızlığı ve temiz hava çok etkileyiciydi. Hangi tarafa baksak yeşilin her tonundan bir ağaç denizi bizi selamlıyor gibiydi. Kışın iğne atılsa yere düşmeyecek denli kalabalık kayak alanı şimdi beyaz örtü yerine yeşil ve kahverenginin hakim olduğu bir renk içinde sanki kış sezonu öncesi dinlenip güç toplamaya çalışan bir sporcuya benziyordu. Çevredeki tesislerde boya badana işi yapılıyor, kırık dökükler tamir ediliyor, kışa hazırlık yapılıyordu. İki buçuk üç ay sonra buralar beyaz örtülerine bürünürdü. Tepeye çıkarken nefeslerimizin sıklaştığını, temposuna ayak uydurmakta zorlandığımızı farkeden Ömer yavaşladı, durarak bize değişik yerleri gösterdi, açıklamalar yaptı. Önümüzde uzayıp giden patika yollar bizde yürüme ve çevreyi daha fazla keşfetme arzusunu kamçıladı. Tepeye çıktığımızda önümüzde yeni dağ ve tepeler belirdi. O zaman bir şiirde geçen “…murad ulaşılan dağın arkasında” dizesini hatırladım. Keles tarafındaki dağların zirveleri hâlâ karla kaplıydı. Bu yükseklikten Bursa ovasındaki her şey çok küçük gözüküyordu. Bir süre aşağıda gördüklerimizin ne olduğunu tartıştık durduk. Dönmeden önce bir tümsekte oturduk, şundan bundan sohbet ettik. Dönüş tabii çıkıştan daha hızlı, daha kolaydı. Bir ara ayağı kayan Mine sırt üstü düşmeden önce bir çığlık attı. Biz ona gülünce o da gülmeye başladı. Hoşuna gitmiş olmalı ki kayar gibi yaparak ikinci kez çayır bir yerde sırt üstü kendini yere bıraktı. Aynı şeyi yapmaya çalışan Doğan son anda bundan vazgeçmek istedi ama bu onun yere yamuk bir şekilde düşmesini önleyemedi. Otele döndüğümüzde provalarını bitiren ekipler öğle yemeği için restorana iniyorlardı. Bazıları da yemeği yemiş olmalı ki lobide oturuyorlardı. Kapıya çıkıp aşağıdaki top sahasına baktığımda Macar ekibinin provaya devam ettiğini gördüm. Yarım saat sonra onlar da döndü.
Akşamki yarışma için şehre hareket saati on altı otuz idi. Yemekten sonra ekipler o saate kadarki süreyi ya lobide oturarak, ya dışarda gezinti yaparak ya da odalarında dinlenerek geçirdiler. Macar ekibi üçüncü şıkkı seçince ben de lobide “kısa” Mehmet’in yanına gittim. Rehberliğini yaptığı Rus ekibinin başkanı olan kadınla oturuyordu. Mehmet beni kadınla tanıştırınca aramızda sıcak bir sohbet başladı. Kadın oyuncuları üzerinde resmen bir askeri otorite kurmuştu, ne derse çocuklar anında yapıyorlardı. Berlin Duvarının yıkılmasının üstünden daha çok zaman geçmemişti, bu çocuklar demokratik olmayan bir toplumda yetiştikleri için örneğin bir Finlandiya ekibi gibi rahat hareket edemiyorlardı. Çekik gözlü, ufak tefek, tatar kökenli olduğunu sandığım kadına Ukrayna ekibinin iyi oyunundan, kızlarının güzelliğinden bahsedince yüzünden onları kıskandığını işaret eden sinyaller aldım. Ama kadın yine de:
“Evet, orası öyle. Ukrayna kızları güzeldir. Ben Avrupa’yı iyi bilirim. Ukrayna, Polonya ve Yugoslavya kızları güzellikleriyle ünlüdürler” deme dürüstlüğünü gösterdi.
Sonra onunla Rus edebiyatından konuşmak istedim. Avrupa’yı iyi bildiğini söyleyen kadının Rus edebiyatından pek de haberi yoktu. Dostoyevski ve Tolstoy’dan bir iki kitap, bir de Çehov’dan iki oyun okuduğunu söyledi. Soljenitsin’den bahsettiğimde “O Amerikan ajanı!” diye onu kötüledi. Bir Rus ile Rus Edebiyatını konuşma şansını yakaladığımı düşünüp sevinmişken böyle bir durumla karşılaşmak beni hayal kırıklığına uğrattı. Ama sonra kadın samimi bir şekilde kariyerinden anlatmaya başladı, karşılaştığı ilginç olaylardan bahsetti. Mizah yönünün kuvvetli olduğunu anlamam çok sürmedi. Hiç kendini zorlamadan, güldürme arzusu göstermeden anlattıkları beni ve Mehmet’i kırıp geçirmeye başlayınca o daha da havaya girdi, bir saatten çok gelen çaylar eşliğinde güldük durduk.
Saat on altı olduğunda otel yönetimine Macar ekibinin bu akşam yarışmadan sonra ayrılacağını bildirdim; bana İsrail ekibinin de ayrılacağı söylendi. Şık giyimli otel görevlisi kaliteli olduğu hemen anlaşılan gözlüklerinin altından gözlerini kısarak:
“Ekibiniz odaları boşalttıktan sonra bir kontrol yapacağız. Otele ait eşyalarda eksik olması durumunda otobüse kalkış izni vermeyeceğiz. Oda görevlileri önce İsrail ekibinin kaldığı odalara bakacak” dedi kararlı bir ses tonuyla.
“Kontrol” kelimesini duyar duymaz içime bir kurt düştü. Bu konuyu pürüzsüz bir şekilde geçebilir miydi Macar ekibi? Çarşamba hariç ikinci günden beri edindiğim izlenimlerden dolayı bu konuda pek de umutlu değildim. Ama görmeden de bir şey söylemek doğru olmazdı. Bu nedenle önyargılı olmamam gerektiğini kendime tekrar tekrar hatırlattım.
İsrail rehberi kara kaş kara göz, kısa boylu Ferda oda görevlileriyle birlikte odalara çıkarken bayağı tedirgindi:
“Ya eksik bir şey çıkarsa ne olacak? O takdirde sanki ben suçlanacakmışım gibi bir his var içimde” dedi kadın benden yardım beklercesine.
“Burda seninle pek konuşamadık. Nasıldı ekibin bu güne kadar, sana güven verdi mi?” diye sordum.
“Lübnan ekibindeki kızlarla takışmalarının dışında gayet uyumluydular” dedi Ferda çocuğunu öven bir anne edasıyla.
İki otel görevlisi ellerinde bir not defteriyle İsrail ekibine ait odalara girip kısa bir kontrolün ardından her şeyin tamam olduğunu, otobüslerinin hareket edebileceğini bildirdiğinde Ferda’nın yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlandı, “Hadi sana kolay gelsin!” diyerek yanımdan ayrıldı…
