Kusura bakma sekizi geçirdim, siz de tam gidiyormuşsunuz,” dedi Muammer azbuçuk mahçup.
“Eğer yetişemeseydin başka bir ekibin otobüsüyle gelirdin, daha oyunlarını sunacak olanlar var,” dedim. Birlikte otobüse bindik. Çekirge’ye çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı. Hep yokuş yukarı virajlı yolda çoğunlukla ikinci vites hızıyla çıkarken belli bir yükseklikten sonra kulaklarımız tıkanıp açılıyordu. Zaman geç olmadığı için karşıdan gelen araba az değildi. Hatta yol kenarlarında hâlâ piknik yapan aileler bile vardı. Sabahki gergin ortamın aksine otobüste hava dingin ve sakindi. Şarkı söyleyen yoktu ama mırıl mırıl konuşup gülenler çoktu.
Otele vardığımızda saat ona yaklaşıyordu. Macarlar dışarıdaki bir dükkandan aldıkları likör, şarap ve çukulatalarla Niki’nin doğum gününü kutlamak için bir köşede toplandılar. Bense yarınki yarışma jürisinin tanıtılacağı kokteyle katılmak için toplantı salonuna gittim. Jüri üyelerinden tiyatro oyuncusu ve yönetmen Tamer Levent’i basından tanıyor, seviyordum. Kendisiyle tanıştım, bir süre sohbet ettim. Çok da güzel İngilizce konuşuyordu. Fazla uzun sürmedi kokteyl. Fazla oyalanmadan uyumak için lobide oturan arkadaşlarımdan saat on iki olmadan ayrıldım. Ama gün içinde yaşadıklarımdan olsa gerek bir türlü uyuyamadım. Oda arkadaşlarım “kısa” Mehmet, “Lübnanlı” Mehmet ve Ömer saat birde geldiklerinde gözlerim hâlâ açıktı. “Kısa” Mehmet pencereyi açıp birkaç dakika dışarıyı seyretti. Ardından:
“Gelin, şu gökyüzüne bakın, yıldızlar sanki sayılıyor,” dedi elini davet anlamında sallayarak.
Önce diğer ikisi, sonra da yataktan kalkan ben pencereye gittik, gökyüzünü seyretmeye başladık. Gerçekten gökyüzü çok yakın görünüyordu, yıldızlar çok belirgindi. “Lübnanlı” Mehmet’in ağzından büyük bir hayranlıkla:
“Bursa’da geceleri gökyüzüne baktığımda yıldızlar çok uzak, belli belirsiz görünürdü, burdaysa sanki elle tutulacak gibi. Görüntü bir harika!” sözleri çıktı.
“Aynı fikirdeydim. Refik Halid Karay’ın Sürgün adlı romanında okumuştum, çöllerde de yıldızlar parlak ve çok yakında görünürmüş,” dedim.
Romanya rehberi Ömer astronomiye epey ilgi duyduğunu söyledi ve sonra onu kanıtlamak istercesine bize kutup yıldızını, samanyolunu gösterdi. Gezegenin parlak ışığıyla, yıldızınsa yanıp sönen ışığıyla kendini belli ettiğini ayrıntılarıyla anlattı. Uzayın sonsuzluğu, büyüklüğü karşısında dünyanın ne kadar minik kaldığını, insanlığın bildiklerinin henüz okyanusta bir damla olmaktan ileri gidemediğini, bilimin belli bir noktadan sonra tıkandığını ileri sürdü. “Lübnanlı” Mehmet de bu açıklamalara dinî yorumlar getirdi. Materyalist bir dünya görüşünün metafizik alanı dışlamasının doğru olmadığını, Einstein da dahil olmak üzere birçok fizikçinin, bilim adamının Allah’a inandıklarını, bilimde ilerleme kaydettikçe Allah’a daha çok yaklaştıklarını itiraf ettiklerini söyledi. Saat üçe doğru ışığı kapatırken Ömer gülen bir yüzle:
“Sohbet güzeldi, uykusuz kalmaya değdi,” dedi.
***
Çalan telefon sesiyle uyandım. Alıcıyı kulağına götüren Ömer’in “Evet…burda…tamam …şimdi geliyor!” gibi kısa yanıtlar vermesini merakla dinledim. Kim aranıyordu? Telefonu yerine koyan Ömer bana dönerek:
“Hadi kalk, yukardan seni çağırıyorlar, Macarlar yine olay çıkarmışlar!” dedi ciddi bir ses tonuyla. Bu haber canımı sıktı, isyan edesim geldi:
“Allah Allah, sabah sabah ne yapmış yine bunlar ya? Hayret bir şey!” dedim sinirli bir ses tonuyla. Ömer gülümseyerek:
“Yok, şaka yaptım, seninle ilgili değil. “Lübnanlı” yı çağırıyorlar,” dedi. Banyodan çıkan Mehmet haberi öğrenince süratle giyinmeye başladı. “Kısa” Mehmet ise aynanın karşısına geçmiş şarjlı makinesiyle traş oluyordu. Traşına ara vererek:
“Bugün son gün. Ruslardan ayrılacağım için üzülüyorum. Yalnız başkanları olan kadın dün kendilerine Mustafakemalpaşa’daki kutlamalara katılmaları için bir davet geldiğini, benim onlara orda da rehberlik yapıp yapamayacağımı sordu. Yapabileceğimi söyledim. Onlarla birkaç gün daha geçirmek güzel olacak,” dedi.
“Senin de böyle insanı kıskandıracak tarzda konuşman yok mu ona ifrit oluyorum işte,” dedim.
“Ne kıskandırması ya, sadece kadının bana söylediği şeylerden bahsettim. Dört gündür bu ekiple aramda hiçbir sorun çıkmadı. Bunları dile getirmenin kıskandırmakla ne alakası var?” dedi “kısa” Mehmet biraz gücenmiş bir yüz ifadesiyle.
Ömer yatağının üstünde duran eşyalarını toparlıyor, onları düzgün bir şekilde valizine yerleştiriyordu. Üstünü giymiş olan “Lübnanlı” Mehmet tarağını saçında özenle gezdirirken Ömer’e dönerek:
“Bak, adaşımın söylediğine ne senden ne de benden bir tepki geldi. Yarası olan gocunur. Ne yapsın arkadaşımız, dört gündür Macarların kaprisleriyle uğraşmaktan bir hal oldu, dolayısıyla bize batmayan bir söz ona battı işte,” dedi.
Başımı sallayarak: “Doğru konuştun Lübnanlı, ‘söyleyene değil söyletene bak!’ derler ya o hesap işte” dedim.
“Lübnanlı” Mehmet’in yukarı çıkmasından on dakika sonra biz de odayı terk ettik, kahvaltı yapmak için restorana doğru yürümeye başladık. Kahvaltı zamanlarını sevmiyordum çünkü Rita’nın söz ve davranışları beni geriyor, ne yediğimden ne de içtiğimden bir şey anlıyordum. Restoranda “Yo reggelt!” (Günaydın!) ve “Hog vag?” (Nasılsınız?) diyerek Rita’nın karşısındaki boş sandalyeye oturduğumda üstümde kendini hissettiren bir tedirginlik vardı. Kafam bir yandan bugün nelerle karşılaşabileceğim, onların neler olabileceği gibi sorularla meşgulken öte yandan da kendi kendime ne olursa olsun sinirlenmemeyi, sakin kalmayı telkin ettim…
