Kitaba o kadar dalmıştım ki az önce boş olan köşedeki masanın dolduğunu ancak garsondan çay istemek için kafamı kaldırdığımda fark ettim. Askısız dekolte kıyafetli güzelce bir genç kız, yanındaki çirkin kıza birşeyler anlatırken bir yandan kıkırdıyor, öte yandan da bakışlarıyla diğer masaları tarıyordu. Kıkırdaması bitince kız sigara çıkardı, kibrit için yandaki masada oturan gencin yanına gitti. Aklımdan “Aslında çantasında kibriti vardır, bunun amacı başka!” diye bir düşünce geçti. Genç kendisiyle senli benli konuşan kıza ayak uydurmakta gecikmedi, yavaş bir şekilde cebinden kibriti çıkarırken esprili laflar etti. Kız bunlara gülerken bir yandan da bakışlarıyla diğer masalardaki erkekleri taramaya devam etti. Kısa boyluydu ve kesinlikle yirmi yaşın altındaydı. Masada tek başına kalan çirkin kız ise çilli yüzü, özensiz taranmış dalgalı saçları, soğuk bakan gözleriyle arkadaşından çok farklı bir görüntü sergiliyordu. Üstünde iğreti duran giysisiyle onda köyden kaçmış bir kız havası vardı. Sigarasını yakan kız arkadaşının yanına dönerken Satranç Derneğinden tanıdığım Mert adlı üniversite öğrencisinin kafenin karşısındaki sahaftan çıktığını gördüm. O da beni görünce yanıma geldi. Al yanaklı, tombul, kıvırcık saçlı Mert hızlı konuşması, hızlı oyun stili ve yenildiğinde yanaklarının kızarmasıyla dikkatimi çekerdi. Onunla bir çok kere satranç oynamıştık. Pratiği iyiydi ama açılışlar ve oyun sonu konusunda yeterli teorik bilgisi olmadığı için belli bir seviyenin üstüne çıkamıyordu. Geçenlerde ona “Biraz satranç dergileri ve kitapları karıştırsana!” diye bir öneride bulunduğumda bana yıl sonuna doğru mastır yapmak için Manchester’a gideceğini, o konuya odaklanması nedeniyle satranç kitaplarına bakacak zamanı olmadığını söylemişti. Çaylarımızı içerken:
“Ne oldu senin şu Manchester işin?” diye sordum.
“Ekim’de gidiyorum, her şey tamam, bir yıl kalacağım,” dedi hızlı bir şekilde konuşarak. Daha cümlesini yeni bitirmişti ki bakışları dekolte kıyafetli kızınkiyle kesişti, konuşmasını kesti. O kısa duraksama anını kızın masasından kalkıp yanımıza gelmesi, Mert ile yanaktan öpüşmesi izledi. Daha önce tanışmış oldukları açıktı. Kız ona israrla Serkan diye birini soruyordu. Mert:
“Serkan birazdan senin yanına gelecek,” dedi. Kızın inanmamış bir şekilde baktığını görünce “Az önce beraberdik, bankada bir işi olduğunu, onu hallettikten sonra buraya geleceğini söyledi,” diye devam etti. Ancak ondan sonra kız ikna olmuş bir şekilde masasına döndü.
“Mert, kim bu kızlar?” diye sordum merakla. Onların da üniversite öğrencisi olabilecekleri geçti bir an aklımdan ama sonra buna pek de ihtimal vermedim.
“Bunlar evden kaçmış kızlar. Dün arabayla okuldan geliyorduk, yolda el ettiler, biz de arabamıza aldık. Daha on altı yaşındalar ama fahişelik yapıyorlar. Acımıyorum bunlara, kendi rızalarıyla bu işin içindeler,” dedi yine hızlı bir şekilde.
“Demek öyle, her neyse. Mert, bir ay sonra Manchester’da olacaksın. Heyecanlanıyor musun?”
“İlk defa yurt dışına çıkacağım için haliyle bir heyecan var. Yok desem yalan söylemiş olurum.”
“On yıl önce orda bir gün geçirmiştim. Şehir merkezinde sanki yer seviyesinin altındaymış izlenimi veren bir park vardı, minyatür bir botanik parkı gibiydi. Çimenlerin üstüne belden yukarısı çıplak bir şekilde uzanmış güneşlenenler, banklarda veya çimenlerin üstünde öpüşenler, yerde akrobatik hareketler yapan siyahi gençler kalmış aklımda.”
“Tabii bir de Manchester United var. İngiltere’de o takımı tutarım ben,” dedi Mert yumruk yaptığı sağ elinin baş parmağını yukarı kaldırarak. Onu sadece satranç ve okuldaki derslerine odaklanmış biri olarak düşündüğüm için futbola olan merakı bana ilginç geldi. O takımdan beğendiği futbolcuları saymaya başlamıştı ki köşedeki masadan kız adeta emredercesine:
“Mert, gelsene buraya!” diye seslendi. Mert önce biraz bocaladı, sonra uslu bir çocuk gibi kalkıp onların masasına gitti, iki kıza da sigara ikram etti. Kızın tekrar Serkan ile ilgili sorusuna saatini göstererek yanıt verdi sonra masaya döndü.
“Onlarla aynı masada oturmak istemiyorum, gören başka türlü anlar, polisler bunları tanıyor,” dedi Mert tedirgin bir ses tonuyla. Ama tedirginliği bir işe yaramadı çünkü az sonra kızlar yerlerinden kalkıp bizim masaya geldiler. Güzelce olanı :
“Orda bize çok bakıyorlar, sizin yanınıza geldik,” dedi bizi sığınılacak bir liman gibi gördüğünü ima ederek. Mert isteksizce beni onlarla tanıştırdı. Çirkin olan hiç konuşmuyordu. Dekolteli güzelce kız önümdeki kitaba bakarak:
“Bu kitabı mı okuyorsun, çok kalınmış, ben ince kitap okuyorum,” dedi. “Ama kapakta ne yazıyor? Bir şey anlayamadım,” diye devam etti soru dolu bakışlarla.
Benden önce Mert gülerek:
“O kitap İngilizce, sen anlamazsın ki,” dedi. Kız bakışlarını Mert’den bana çevirerek:
“Bana İngilizce öğretir misin?” diye sordu. Ben bu ani soruya ne yanıt vereyim diye düşünürken o “Öğretirsin, öğretirsin!” diye araya girdi tekrar. Bir fahişenin İngilizce öğrenmek istemesi bana tuhaf ve inanılmaz gelmişti.
“Niye İngilizce öğrenmek istiyorsun ki?” diye sordum. Bu arada yüzüne daha bir alıcı gözle baktım. Kahverengi gözleri, küçük ve biçimli bir burnu vardı. Biraz kirli görünmesine karşın cildi düzgün ve pürüzsüzdü. Annesi babası nerdeydi bunun? Onu bu durumda görseler neler hissederlerdi? Yoksa kızın bu duruma düşmesinin sebebi onlar mıydı? Sonra çevremdeki aile kızlarını düşündüm. Neden bu da onlar gibi korunaklı bir ortamda yaşamasındı? Mert’in aksine acıdım kıza. Bu yaşta böyle yollara, sokaklara düşen birini ilerde nelerin beklediğini düşündükçe içim karardı. Bir ev kadını olması zordu. Pavyon, randevuevi, genelev, karakol, hastahane, hapishane gibi yerler geçti zihnimden.
“İngilizce’den geçmek istiyorum,” dedi.
“Senin tahsilin ne?”
“Orta ikiden terk.”
Bakışlarımı ondan yanındaki yüzü çilli çirkin kıza çevirdiğimde onun hiç konuşulanlarla ilgilenmediğini, depresyondaki birine benzediğini gördüm. Daha bu yaşta hayattan umudunu kesmiş, yaşamaktan bıkmış bir hali vardı. Güzelce olan benim yanıt vermediğimi fark edince İngilizce konusunu bir kenara bırakıp başka şeylerden konuşmaya başladı. Anlattıkları arasında bir bağ yoktu, daldan dala atlıyordu.
“Geçen hafta İzmir’deydim. Karakolda kaldım bir gece. Polislerle başım beladaydı,” dedi Mert’e bakarak.
“Benim için hiç sürpriz değil bu, siz polislerle daha çok köşe kapmaca oynarsınız!” dedi Mert umursamaz bir şekilde.
Kız gücenmiş görünmedi bu dokundurmadan. Aksine yılışarak dekolte kıyafetini gösterdi ve rica eder bir ses tonuyla:
“Bir hırka bulsaydın bana, bu kıyafetle dışarda rahat gezemiyorum,” dedi.
“Bekle biraz, Serkan bir hırka getirecek,” dedi Mert.
Kız bu arada yanındaki çilli kıza döndü, ona birşeyler sordu. O ana kadar hiç konuşmayan kız boğuk, pürüzlü bir sesle Arabayatağı taraflarında bir yeri tarif etmeye başladı. Sesi de yüzü gibi iç karartıcıydı. Mert kulağıma eğilerek kısık sesle:
“Ağabey, ben ayrılıyorum, sen de durma bunların yanında,” diye fısıldadı. Sonra kızlara dönerek “Ben bir tuvalete gidiyorum, şimdi gelirim,” dedi. Mert’in hızlı adımlarla üst kata çıkışını, gözden kayboluşunu izlerken daha önce kıza söylediği Serkan’la ilgili sözlerin doğru olmadığını anladım. Kızlara bir çay ısmarlayıp hesabı ödedim, beş dakika sonra ben de kafeden ayrıldım.
