Kahvaltımı bitirmeye yakın Rita yanıma geldi, boğuk bir sesle :
“Biz birazdan kendi otobüsümüzle Bursa’ya gideceğiz,” dedi. Benim duraksadığımı görünce “Arif’ten rica ettik, o da komite üyelerinin birinden izin aldı,” diye devam etti.
Rita’nın iki cümlesi bende hemen üç şeyin yanlış olduğu düşüncesini uyandırdı. Birincisi onların bir rehber olarak beni atlayıp konuyu Arif’e açmalarıydı; ikincisi şehre hareket saatinin öğleden sonra iki olmasına karşın sabahtan gitmek istemeleriydi; üçüncüsüyse kendi otobüslerini kullanacak olmalarıydı, oysa yarışma bitimine kadar ekipler sadece kendilerine verilen otobüslerle gidip gelmek zorundaydılar. İyi uyumuş olduğum ve dün, sabah hariç, onu hiç görmediğim için iyimser bir ruh hali vardı üstümde. Üstelik onunla son iki günde aramızda oluşan soğukluğu da unutmuş gibiydim. O nedenle üç noktayı ona sakin bir şekilde açıkladım.
“Ama ne-deen? Biz Bursa’ya gitmek istiyoruz. Arif bizim için izin aldı,” dedi Rita mızmızlanan bir ses tonuyla. Ses tonu yanında yüzünün gergin ifadesi dün sabahki halinin bir devamıydı sanki.
“Bunu başkana sormam gerekir. Kabul ederse olur, gel birlikte gidip konuşalım onunla,” dedim.
Teklifimi kabul etti. Masadan kalktım. Macar ekibinin masası restoranda kapıya en uzak yerdeydi. Çatal, kaşık sesleri yanında konuşulan değişik dillerin hafif bir uğultu oluşturduğu restoranı birlikte bir boydan diğer boya yürümeye başladık. Rita’nın etrafındaki hiçbir şeyi görmüyormuşcasına donuk bakışlarla bir ruh gibi yürüyüşü dikkatimi çekti. Kapının hemen yanındaki masada tek başına kahvaltı yapmakta olan başkan yardımcısı Sinan Bey’i görmek beni sevindirdi. Ak saçları yakışıklılığına gölge düşürmek şöyle dursun aksine bronz teniyle zıtlık oluşturarak ona çekici bir görünüm veriyordu. Durumu anlattım. İngilizce bildiği için Sinan Bey doğrudan Rita’ya hitap etti :
“Yapmak istediğiniz şey mantıklı değil.”
“But whh-yyy?(Ama ne-deen?) Biz izin aldık.
“Bir program var, ona uymak zorundayız.”
“Ama ne-deen? Biz Bursa’ya gitmek istiyoruz.”
“Herkes dilediği gibi hareket edemez. Kendi otobüsünüzü kullanmak istemeniz de kurallara aykırı.”
“Ama ne-deen? Biz izin aldık, Bursa’ya gitmek istiyoruz.”
Sinan Bey sabırla açıklamalarına devam etti. On dakikaya yakın konuşmasına sebep belki de Rita’nın güzelliğiydi. İlk görende insanı çarpan bir güzelliği olduğu için onunla muhatap olanda “Bir an önce onu baştan savmak” akla gelebilecek son düşünceydi. Sinan Bey’in yüzünde her açıklamanın sonunda “Bu defa kendimi anlattım, ikna olmuştur artık!” diyen bir mimik beliriyordu ama Rita hiç onları alıp satmayıp papağan gibi hep aynı soruları sorunca bir adım bile mesafe alamadı. Sonra bezgin bir şekilde bana döndü:
“Rehber arkadaşım, bu kızın konuşmasından ruh hastasının teki olduğu belli,” dedi, eliyle “Benim yapabileceğim bir şey yok, kendi başının çaresine bak!” gibi bir jest yaptı.
Komite başkanını bulmak ümidiyle yukarı kata çıktık. Mustafa Bey sekreteryadaydı. Durumu ona da anlattım. Başkan yanında duran komitenin diğer üyelerine dönerek:
“Arif sizden mi Macar ekibi için izin aldı?” diye sordu. Hiç birinin böyle bir şeyden haberleri yoktu. Ardından “Arif nerde?” diye sordu. İri yapılı genç bir kadın:
“Bilal Bey ile bir iş için dışarı çıktılar. Herhalde Arif, Bilal Bey’den izin aldı,” dedi. Duraksayan, çenesini sert sert kaşıyan Mustafa Bey’e döndüm :
“Ne yapalım şimdi, ne önerirsiniz?” dedim.
Hemen yanıt vermedi Mustafa Bey, çenesini kaşımaya devam etti. Toplantıda yaptığı konuşmaya sadık kalarak Rita’nın isteğini geri çevireceğini düşündüm. Sonunda uzun boyunun aramızda oluşturduğu yükseklik farkından dolayı önce bana, sonra da Rita’ya yukardan aşağı bakarak konuştu:
“Tamam, gidin, yalnız bizim otobüsle gidersiniz.”
Bu benim beklediğim bir yanıt değildi. Şaşırmış bir şekilde kendisine baktığımı görünce komite başkanı açıklama yapma gereğini duydu:
“Eğer Bilal Bey izin verdiyse ben ona uyarım. Sadece ona hangi gerekçeyle izin verdiğini sorarım.”
Kararı Rita’ya aktardım. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, Mustafa Bey’e teşekkür etti. Ekibi toplamak için o üst kata çıktı, ben de şoför ile koruma polisini bulmak için harekete geçtim. Komite üyeleri arasında kendime en yakın kişi olarak gördüğüm Bilal Bey hakkında aklımdan “İlk gece iki Macar’ın bizim şoförlerin odasını işgal etmelerine onay verdi, bu gün de yine onlar lehine son sözü söyleyen o oldu. Macarları mı seviyor yoksa bir başka ekip olsa yine aynı mı davranırdı?” diye bir düşünce geçti.
Şoförü ve koruma görevlisini bulmam çok sürmedi. Birincisi restoranda kahvaltı ediyordu. Muammer ise lobide diğer polislerle oturmuş, çay içiyordu. Durumu kendilerine anlatınca az şaşırmadılar. Daha çok şaşıranlarsa otelden dışarı çıkarken rastladığım rehberlerdi. Finlandiya rehberi Doğan “Yine farklarını gösterdiler”, Çek rehberi Nuri “Biz de mi izin alsak, burda durmaktansa şehirde olmak daha iyidir”, Kazakistan rehberi Mine “Dikkat et de şehirde tatsız bir şey olmasın”, Mehmetlerden kısa olanı “Biz ikiye kadar tepelere tırmanacağız, bu sıcakta şehre inmenin sırası mı?” gibi yorumlar yaptılar. Sıska şoför :
“Otobüste bir arıza var, çalıştırmak için birkaç kişiyle arkadan itmemiz lazım. Bereket Kültürpark’a kadar hep yokuş aşağı ineceğiz. Orda park ettikten sonra parça değiştireceğim, dönüşte bir sorun kalmaz” dedi.
Ben dahil Muammer, otel görevlilerinden iki kişi, dudağı yarık Çobo ve şişman Zoltan arkadan otobüsü ittik, on beş metre kadar gittikten sonra motor çalıştı. Dün Karacaali’den gelirken, bu sabah da kahvaltıda gençlerle belli bir diyalog kurmuş, bunun sonucu aramızda belli bir sıcaklık oluşmuştu. Bu nedenle düne göre kendimi daha iyi hissediyordum. Hiç yüzüme bakmayan Gabor’a ise aldırdığım yoktu. Nasıl onun için ben yoksam, benim için de Gabor diye biri yoktu. Gözümde önemli olan gençlerdi. Ama otobüse binerken kız ve oğlanlardan bazılarının beni görmezden gelmeleri, bazılarının ise yüzüme soğuk bir şekilde bakmaları bu iyimserliğime bir anda gölge düşürdü. Anladım ki Rita veya Gabor onları bana karşı doldurmuştu…
