İsmail Salar
İsmail Salar
E-Posta: [email protected] YAZARIN TÜM YAZILARI

2026: Teknolojinin konuşulduğu değil, işe yaradığı yıl

Köşe Yazısını Dinle

Son birkaç yıldır teknoloji dünyasında aynı ritüeli yaşıyoruz: yeni bir kelime ortaya çıkıyor, birkaç parlak örnekle vitrine konuyor, sonra sunumlara, konferans başlıklarına ve şirket içi “dönüşüm” toplantılarına hızla yayılıyor. Bir süre sonra o kelimenin neyi değiştirdiğinden çok, kimin daha erken söylediği konuşuluyor. Bu yüzden 2026’ya bakarken bende tuhaf bir sakinlik var. Çünkü bu kez mesele “yeni bir şey söylemek” değil; yıllardır konuşulan şeylerin nihayet “çalışması.”

Bunu en net yapay zekâda görüyorum. Son iki yılda yapay zekâ hakkında o kadar çok şey söylendi ki, iş dünyasında soru kendiliğinden değişti. Artık “kullanıyor muyuz?” değil, “ne kazandırdı?” sorusu masanın ortasında. Yakın zamanda bir işletmede duyduğum şu cümle bunu çok iyi anlatıyor: “Ekiplerimiz yapay zekâyı kullanıyor ama iş yükü azalmadı.” Cümle basit ama çok şey söylüyor. Demek ki denemek dönemi bitiyor; kanıtlama dönemi başlıyor.

Bugüne kadar yapay zekâyı çoğunlukla bir danışman gibi kullandık. Sorduk, özetledi, önerdi, bir çerçeve çizdi. Fakat iş yine insanın üzerindeydi; o çerçevenin içinde karar vermek, eyleme dönüştürmek, takip etmek gerekiyordu. 2026’da farkı yaratacak olan şey, yapay zekânın daha akıllı cümleler kurması değil. Farkı yaratacak olan, işin gerçekten içine girmesi: bir ekranın içinde “konuşan” sistem değil; süreçlerin içinde “işi ilerleten” sistem.

Şirketlerin bunu yaparken en sık kaçırdığı nokta şu: Yapay zekâyı bir “araç” gibi ele aldığınızda sonuç çoğu zaman sınırlı kalıyor. Birkaç ekip kullanıyor, birkaç rapor hızlanıyor, birkaç metin daha çabuk yazılıyor… Ama toplam iş yükü pek değişmiyor. Çünkü operasyonu değiştiren şey, tek tek çıktıların kalitesi değil; iş akışının nasıl tasarlandığı. Örneğin müşteri destek tarafında yalnızca daha hızlı yanıt yazmak iyi bir başlangıçtır ama yetmez. Asıl fark, talebin doğru sınıfa düşmesi, ilgili ekiplerin doğru sırayla bilgilendirilmesi, çözüm adımlarının otomatik olarak açılması, geri bildirimlerin kayda girmesi ve kapanışın ölçülmesidir. Yani “metin üretmek” değil, “süreç üretmek.”

Burada da teknoloji hızla bir yönetim konusuna dönüşüyor. Çünkü iş akışının içine giren her sistem ister istemez şunları gündeme getirir: Yetki sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor? Hangi adım insan onayı olmadan ilerleyebilir, hangisi asla ilerleyemez? Bir hata olduğunda kim devreye girer? Denetim izi nasıl tutulur? Ve en önemlisi, başarıyı neyle ölçeceğiz?

2026’nın daha sakin ama daha gerçekçi gündemi tam da burası olacak. Şirketler yapay zekâyı “çalıştırmak” istiyorsa, önce şu gerçeği kabul etmek zorunda: İşin içine giren her teknoloji, karar alma ve sorumluluk modelinizi de günceller. Bu yüzden 2026’da en çok kazandıracak yatırımların bir kısmı göz alıcı olmayacak: onay mekanizmaları, kayıt tutma, risk sınırları, erişim yetkileri, kontrol noktaları… Bunlar “heyecanlı” görünmeyebilir ama ölçeklenebilir dönüşümün emniyet kemeridir.

İkinci büyük kırılım, bulutla cihaz arasındaki dengenin değişmesi. Son yıllarda her şeyi buluta taşıdık; hızlandı, erişilebilir oldu. Fakat maliyet, gecikme ve mahremiyet soruları büyüdü. 2026’da yapay zekânın önemli bir kısmı bulutla sınırlı kalmayacak; telefonlara, bilgisayarlara, sahadaki terminallere, fabrikadaki cihazlara daha fazla inecek. Bunun günlük hayattaki karşılığı şu: veri daha az dolaşacak, sonuç daha hızlı gelecek, bazı riskler daha en baştan azalacak.

Türkiye gibi KVKK hassasiyetinin yüksek olduğu bir ülkede bu yaklaşım özellikle kritik. Çünkü güven çoğu zaman “kaç belge, kaç sertifika?” sorusundan değil, veriyi nerede tuttuğunuzdan ve ne kadar dışarı çıkardığınızdan doğuyor. Bazı süreçlerde veriyi yerinde tutmak; hem gecikmeyi hem maliyeti hem de tedirginliği azaltan basit ama etkili bir hamle olabilir.

Fakat bütün bu dönüşümün arkasında, çoğu zaman konuşulmayan ama sonucu belirleyen bir başlık var: veri. Yapay zekâ projelerinde sahada en sık gördüğüm hata, başarıyı modelin “zekâsına” bağlamak. Oysa kurum verisi dağınıksa, aynı müşteri farklı isimlerle sistemde duruyorsa, ürün kodları tutarsızsa, etiketleme yanlışsa… en iyi sistem bile güvenilir olmayan bir sonuç üretir. Üstelik bunu “çok düzgün bir cümleyle” yapar. Bu yüzden 2026’da en belirleyici başlığın, en az havalı olan başlık olacağını düşünüyorum: veri yönetişimi. Tekil kayıt mantığı, veri sözlüğü, doğru etiketleme, erişim yetkisi mimarisi, versiyon takibi… Bunlar gösterişli değildir; ama rekabeti belirler.

Siber güvenlik de aynı şekilde “teknik bir madde” olmaktan çıkıp yönetim refleksine dönüşüyor. Yapay zekâ saldırgan tarafı da hızlandırdı: daha ikna edici oltalama mesajları, daha gerçekçi sahte içerikler, daha otomatik saldırı zincirleri… 2026’da güvenlikte kaybedilen yer çoğu zaman sistem değil, alışkanlık olacak. Bu yüzden güvenliği yalnızca yazılım satın almak gibi görmek yerine bir çalışma biçimi olarak ele almak gerekiyor: kimlik doğrulama disiplinleri, erişim yönetimi, yedekleme alışkanlığı, çalışan farkındalığı, olay anında rol paylaşımı… Bunlar “BT işi” gibi görünse de, aslında kurum kültürü ve yönetim kararlılığıdır.

Robotik ve otomasyon tarafında da 2026’nın hikâyesi büyük vaatlerden çok net verimlilik olacak. “Her şeyi yapan” çözümlerden ziyade, depoda, üretimde, lojistikte hata payını düşüren dar kapsamlı ama somut kazanım üreten uygulamalar. İş dünyasının aradığı şey bilim kurgu değil; ölçülebilir fayda.

Ve bütün bunların üzerinde bir de enerji ve maliyet gerçeği var. Sürekli çalışan sistemler, veri merkezleri, yapay zekâ hesaplamaları… teknoloji arttıkça enerji ve işlem maliyeti de artıyor. Bu yüzden sürdürülebilir bilişim 2026’da yalnızca “iyi niyetli” bir söylem olmayacak; bütçe ve dayanıklılık meselesi olacak. Enerjiyi verimli kullanan, işlem maliyetini iyi yöneten kurumlar sadece daha çevreci değil, daha dirençli olacak.

Peki 2026’nın kazananı kim olacak? Trendleri en çok konuşanlar değil; trendleri iş modeline doğru senaryoyla entegre edenler. “Biz de kullanıyoruz” cümlesinin kimseyi etkilemediği bir yıla giriyoruz. Çünkü asıl soru değişti: Ne kadar fayda sağladın? Neyi hızlandırdın? Hangi maliyeti düşürdün? Hangi riski azalttın?

Belki de 2026’ya hazırlanmanın en sakin, en doğru yolu şu: Birkaç büyük hedef yerine, bir-iki kritik problemi seçip ölçülebilir şekilde çözmeye odaklanmak. Sonra o çözümü veriyle beslemek, kontrollerle güvenceye almak, insanla birlikte çalışacak şekilde tasarlamak. Teknolojik dönüşüm sprint değil; maraton. Maratonda kazandıran şey anlık hız değil, doğru tempo ve sağlam altyapı.

Bu yüzden ben 2026’ya tek bir soruyla bakıyorum:
“Bu teknoloji bizim hangi problemimizi, nasıl ve ölçülebilir biçimde çözecek?”
Cevabı net olanlar, yolu zaten bulacak. Çünkü 2026’nın asıl trendi teknoloji değil; teknolojiyi nihayet işe yarar hale getirme becerisi olacak.

ilk yorumu sen yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz..
X