Gün geçmiyor ki yeni bir şiddet haberiyle sarsılmayalım. Önce Şanlıurfa’da, ardından Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan saldırılar sonucu 9 evladımız hayatını kaybetti. Eğitim yuvaları olması gereken okullar artık korkunun, kaygının ve güvensizliğin konuşulduğu mekânlara dönüşmüş durumda.
Üniversitelerde öğrencilerin ellerinde kitap değil, saldırganların elinde palalar konuşuluyor. Gençler tacize uğruyor, darp ediliyor, hatta yaşamdan koparılıyor. Toplumu derinden yaralayan bu olayların ardından ise çoğu zaman kamu vicdanını rahatlatacak bir adalet duygusu oluşmuyor. Sorumlular ya hesap vermiyor ya da verilen cezalar toplumda caydırıcılık hissi yaratmaktan uzak kalıyor.
İstanbul Kadıköy’de pazarda yaşanan ve gencecik bir hayatın son bulduğu Ahmet Mingazzi cinayeti hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. Üstelik bu cinayeti işleyenlerin çocuk denilebilecek yaşta olması, sorunun yalnızca bireysel değil, toplumsal bir çürümenin sonucu olduğunu açıkça gösteriyor. Olayın ardından mezara dahi saldırılması ise şiddetin ulaştığı ürkütücü boyutu gözler önüne serdi. Acılı anne Yasemin Mingazzi’nin devlete ve Cumhurbaşkanına “tehdit alıyorum” diyerek yaptığı çağrı, toplumun güvenlik algısının ne kadar zedelendiğinin somut bir göstergesi oldu.

Peki saldırganlar bu cesareti nereden buluyor?
Kadın cinayetleri neredeyse her gün yaşanıyor. İnsan hayatının değeri giderek aşınıyor. Öğretmenlere saldırı, öğrencilere yönelik şiddet, üniversitelerde artan güvenlik sorunları ve kontrolsüz silahlanma artık münferit olaylar olmaktan çıkmış, toplumsal bir kriz hâline gelmiştir. Her okulun kapısına polis dikmek çözüm değildir. Şiddeti yalnızca güvenlikçi politikalarla bastırmaya çalışmak, sorunun kökünü görmezden gelmek anlamına gelir.
Gerçek çözüm; çağdaş, bilimsel, laik ve nitelikli eğitimden geçmektedir. Son çeyrek yüzyılda eğitim sistemi defalarca değiştirilmiş, istikrar ortadan kalkmış, okullar bilimsel ve akademik zeminden uzaklaşmıştır. Eğitim kurumları ideolojik tartışmaların alanı hâline getirilirken, çocukların güvenliği ve gelişimi geri plana itilmiştir. Oysa okullar; çocuklarımızın korktuğu değil, kendini güvende hissettiği yerler olmak zorundadır.

Bugün birçok okulda en temel ihtiyaçlar dahi karşılanamıyor. Sabun bulunamayan, öğrencilerine düzenli öğle yemeği sunulamayan eğitim ortamlarında geleceğin sağlıklı bireylerini yetiştirmek mümkün müdür? Günlerdir güvenlik kaygısıyla okula gidemeyen çocuklar, endişe içinde görev yapan öğretmenler ve tedirgin veliler bize çok açık bir gerçeği gösteriyor: Toplumun güven duygusu hızla eriyor.
Sosyal medyada saldırı hazırlığında olduğu tespit edilen kişilerin gözaltına alınması elbette önemlidir; ancak mesele yalnızca olay gerçekleştikten sonra müdahale etmek değildir. Asıl mesele, şiddeti doğuran iklimi ortadan kaldırmaktır.

Bugün artık hiçbir yer tam anlamıyla güvenli hissedilmiyor. Ağaçlarımızı, ormanlarımızı, sokak hayvanlarını, öğretmenlerimizi ve çocuklarımızı korumakta zorlanan bir toplum görüntüsü veriyoruz. Şiddet adeta bulaşıcı bir virüs gibi yayılıyor ve toplumsal dokuyu içten içe çürütüyor.
Bir an önce aklımızı başımıza almak zorundayız. Eğitimden adalete, sosyal politikalardan gençlik politikalarına kadar bütüncül bir yaklaşım geliştirilmeden bu karanlık tablo değişmeyecektir. Çünkü şiddetin normalleştiği bir toplumda hiçbir birey gerçekten güvende değildir.
