Ortaokul ikinci sınıftayım. Bugünün ara tatili olarak adlandırılan sömestri tatiline, biz 15 tatil derdik. Elbette on beş gün olmasından. Şubat ayının birinde başlar, 15’inde biterdi.

O zamanlar kış ayları şimdinin kışına hiç benzemezdi. Sert soğuk ve diz boyu kar yağması olağan bir durumdu. Buna rağmen okullar tatil edilmezdi.
Ocak ayının son günü; hava oldukça soğuk… Tüm okul bahçede sınıf sınıf sıraya dizilmişiz. Karne dağıtılacak ve ara tatil başlayacak. Okul müdürümüz, önce başarılı öğrencilere teşekkür ve takdir belgelerini vermek için basamakların en üstünde elindeki kâğıttan okumaya başladı.
Teşekkür belgesi alacaklar arasında benim de adımı okudu. Koşarak çıktım merdivenleri. Müdürümüz belgeyle beraber ince bir paket verdi bana.
Paketin içinden bir kalem ve Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri” kitabı çıktı.

O büyük yazarla çok erken yaşta böyle tanıştım. Hala o kitapta anlatılan kimi hikâyeler aklımdadır.
Aradan onca yıl geçti. 2024’ün Mart ayında karşıma Refik Halit Karay’ın “Gurbet Hikâyeleri” kitabı çıktı.

Bir solukta okudum.
İnkılâp Kitabevi’nin Livaneli Kitaplığı serisinde, Zülfü Livaneli’nin önsözüyle yayınlanan Gurbet Hikâyeleri’nde on yedi öykü yer alıyor.
Zülfü Livaneli kitaba yazdığı önsöze;
“Kitap okumak denilen eylemin insanı yücelttiğini, hayatı derinleştirdiği, bilinci geliştirdiği ve bu nedenlerle değerli bir davranış olduğu konusunda pek fazla söylenecek söz yok ve bu övgüler genel kabul görmüş durumda.” Tespiti ile başlıyor.

Okuma eyleminin değerli olduğu hiç tartışma götürmez bir olgu. Ancak her kitap okunmaya değer mi?
Böyle bir soru da kaçınılmaz?
Livaneli, bunu şöyle yanıtlıyor: “İnsan soyunun en büyük yıkımlarından birisinin mimarı Adolf Hitler’in de terör örgütlerinin de kitapları var. Kitapçı vitrinleri ülkelerin propaganda kitaplarıyla, milliyetçi ve dini duyguların nefrete ve eyleme dönüştürmeye çalışan, şiddeti körükleyen kitaplarla dolu.”
O Halde, ne okumalı?
Bu soruya, edebiyat hazinesi olan, insanın aklına sırtını yaslamasını sağlayacak kitaplar okunmalı.
Gurbet Hikâyeleri için Türk hikâyeciliğinin yapıtaşlarından biridir diyor Livaneli.
Refik Halit Karay’ın 1930 ila 1937 yıllarında sürgünde olduğu, bugün kaynayan kazan durumundaki Ortadoğu ülkelerinde yaşadıklarını anlatıyor 17 hikâyede.
Kitapta yer alan on yedi hikâyenin her biri apayrı dünyaları olan insan halleri anlatılıyor.
Ancak, kitaptaki Eskici ve Gözyaşı hikâyelerindeki kahramanların yaşadıkları öyle dokunaklı ki, okurken insanın yüreğinin burkulduğunu, gözpınarlarınızdan yaşların süzüldüğünü göreceksiniz.
Bu iki hikâyenin ana temasını yazmak istiyorum.
İstanbul’da ev hizmetçiliği yapan Ayşe’den evin sahibi bey pek hoşnut değildir. Başka birini bulduğunda onu gönderecektir. Bir akşam Ayşe’yle konuşurken, onun hikâyesini dinler ve onu gönderme kararından cayar.
İşte Ayşe’nin hikâyesi böyle başlıyor.
Balkan Harbi başlayınca, hududa çok yakın bir köyle, bir akşamüstü, düşman geliyor korkusu yayılır. Gelen düşman din ve ırz düşmanıdır. Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecektir.
Bütün köy halkı malını, mülkünü neyi varsa geride bırakıp kaçmaya karar verir.
“Dul Ayşe’de hazırdır; bir atın üstündedir. Terkisinde beş yaşındaki oğlu, belinden sımsıkı sarılmış, önünde üç yaşındaki kızı bir kuşakla dizlerinden eyere bağlı, kucağında bir yaşına basmayan yavrusu uykuda…”
Hava soğuk ve aralıksız yağan bir yağmur… Böyle devam ederse nehirler taşacak, köprüler çökecek, yol iz kalmayacaktır.
Koca bir umut!.. Biran önce ordumuza yetişmek!..
Gecenin koyu karanlığında, yağmurun altında bata çıka güçlükle yol alıyor kafile.
Ayşe, beline dolanan elin gevşediğini hissedince “Uyuma Ali,” diyor “uyuma!”
Önündeki kızı Emine’ye sesleniyor başının düştüğünü görünce “Uyuma Emine’m” diyor.
Kucağındakinden hafif ağlamalar işitince buna da tam tersi, “Uyu ciğerim,” diyor “uyu Osman’ım!”
Ne var ki koşullar zorlu, toprak yağmurdan vıcık vıcık olmuştur. İşte Ayşe’nin yürek dağlayan acıyı yaşadığı sayfalara geliyoruz “Gözyaşı” öyküsünde.
Önce yaşlı at çöküveriyor yere. Bir daha da kalkamıyor.
En dehşetli korku başlar Ayşe’de: Üç canlı yüküyle yayan kalmak.
Öyle de oluyor…
Kafileden geride kalır. Yükü ağırdır: üç çocuk. Çamurda bu yükle yürümek takatsız bırakır. Yükünü hafifletmek, hiç değilse iki çocuğunu kurtarmak için birini bırakmak lazım.
Hangisini?
Bir anne nasıl böyle düşünebilir?
Kucağındaki bebesi yağmurdan ıslak kundağında soğuktan, havasızlıktan hareketsizdir. İçinden kendiliğinden ölmüş olmasını geçirir. Ama bir türlü de yükünü atmaya gönlü elvermez. Sol kolu kendiliğinden açılıp, kundak yere düşüverir.
Şimdi göğsünde sıcak, canlı soluk alıp veren kızı, elinden anasına bağlı Ali yürümüyor, sürüklenip gidiyorlar.
Ne kadar zaman geçti bilemiyor Ayşe. Ama gücünün iyice tükendiğini fark ediyor.
Neden sonra birden canlanıyor. İleriye doğru adeta koşuyor. Epey zaman sonra fark ediyor boynundan sarılan zayıf kollar yok. Emine’si de dökülmüştür yolda.

Elinde kalan oğluna “çık sırtıma Ali” diyor.
Gücünün son damlasına kadar zorlayarak berbat yollarda düşe kalka ter ve gözyaşı dökerek durmadan, Ali’sini kurtarmış olmanın sevinciyle yürüyor.
Seher vakti ay yıldızlı bir ıslak bayrağın çekili olduğu kasabaya varıyor.
Sırtındaki Ali’sini cephane sandığının üzerine indiriyor: “Kurtulduk Ali” diyor. “Kalk Ali!”
Ali kalkmıyor, kımıldamıyor. Ayşe saatlerce bir ceset taşıdığını anlamıyor. Aslında anlamak istemiyor. Yağmur gibi dökülüyor gözyaşları.
Hikâyenin sonunda, ev sahibine donuk, fersiz, katı, suyu çekilmiş böcek kabuğu gözlerini işaret edip, “Bey” diyor. “İşte o günden beri ben ağlayamam, ağlamak istesem de bilmem ki neden, gözlerimden yaş gelmiyor!”
Beni en çok etkileyen “Eskici” hikâyesinden söz etmek istiyorum.
Merhum Sırrı Süreyya Önder, TBMM’de bir oturumu yönetirken bu hikâyeden “anadil” konusu tartışılırken söz etmişti. Haber bültenlerinde rastlayanınız olmuştur.

Babadan yetim olan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve komşularının yardımıyla Filistin’in ücra bir kasabasında yaşayan halasının yanına gönderilmek için vapura bindirilir.
Baştan vapur yolculuğu eğlenceli gelir Hasan’a; kimi yerlere uğrayıp yolcu bıraka bıraka gider vapur. Deniz güzeldir. Dağlar yemyeşil. Fakat bir süre sonra sıcak memleketlere yaklaşınca vapur, bir durgunluk kaplar. Vapurda kalanlar onun bilmediği bir dil konuşuyorlar, İstanbul’daki dili konuşan kimse kalmamıştır.
Filistin’e varır. İstasyonda indirirler.
“Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs…”
Günler geçer ama Hasan hiç konuşmaz.
Hasan hep susar.
Arapçayı anlamaya başlamasına rağmen inatla konuşmaz.
Kıyafetleri bile değişmişti; kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı ayakkabıları vardı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğini alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık çatal yerine dürümleyerek kullanmayı becerebiliyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında bir torba, küçük bir iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi.
Halası adamla konuştuktan sonra, satıcının önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça olmuş ayakkabıları dizdi.
Satıcı iskemlesine oturur. Hasan da merakla karşısına geçer. Günlerdir çektiği can sıkıntısından, biran olsun uzaklaşır satıcıyı seyrederken. Satıcının kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
“Çiviler ağzına batmaz mı senin? ”
Eskici başını hayretle işinden kaldırır ve uzun uzun Hasan’ın yüzüne bakar.
“Türk çocuğu musun be”
“İstanbul’dan geldim!”
“Ben de o taraflardan… İzmit’ten!..”
Eskici, bu cehenneme nasıl düştüğünü sorar;
Hasan dili döndüğünce Kanlıca’daki evini tarif eder.
Altı aydır susan Hasan, durmadan, dinlenmeden adeta nefes almadan konuşur. Aklına ne geliyorsa onu söyler. Eskici de işini yaparken onu dinler. Çünkü artık kendi yurduna, diline ulaşamayacaktır adam. Yurdunun türküsünü dinler gibi hüzünle dinler Hasan’ı.
Çocuğu daha çok dinlemek için elini olabildiğine ağır tutar. Fakat sonunda biter tamir işi.
Eşyalarını bir bir toplar. Bunları bile yavaş yapmaktadır.
Hasan, yüreği burkularak sorar: “Gidiyor musun? ”
“Gidiyorum” der eskici.
Bakar ki eskici, memleketlisi bu mini mini yavru ağlıyor. Hem de titreye titreye.
“Ağlama be! Ağlama be!” diye teselli etmeye çalışır.
Bunları derken katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış şişmiştir. O da kendini tutamaz. Yaşlar hızla boşalmaya başlar gözlerinden.
Anadiline hasret bir çocuk ve kabahatli, sürgün bir yaşlının bu hayret verici buluşmasının hikâyesi olağanüstü.
Refik Halit Karay’ın Türk öykücülüğünün en özel örneklerinden biri olan “Gurbet Hikâyeleri”ni okumak çok güzeldi. Bu özel kitabı biraz olsun ruhuna uygun sözcüklerle yazabilmişsem ne mutlu bana.
Dilerim kimse anadiline hasret, anavatanına uzak ve hasret kalmadan yaşar!..

Yine harika bir yazı olmuş eline sağlık Mehmet Ali bey