Alfabeyi ilkokul birinci sınıf öğretmenim İbrahim Alper öğretti. Çok istekli olmalıyım ki, emsallerimden (6 yaşında) bir yıl önce, zorla kaydettirmiştim okula kendimi.
Okumayı söker sökmez haftada bir gelen gazeteyi okuma çabam bugün bile hafızamda.
Çok sevdim okumayı. Küçük hikayelerle başlayan okuma aşkım onca yaşadığım acı ve sıkıntılara karşın hiç azalmadı.
İlkokul beşinci sınıfta bir arkadaşımla ortak kütüphane kurmuştuk. Kütüphane dediğime bakmayın, düğünlerde, cenazelerde gelen insanlara, yaklaşık 5 kg. lokumun konduğu ağaçtan yapılmış sandıklardan yaptığımız küçük sandığı kastediyorum.
Böyle başladı okuma aşkı ve kitap sevdası.
Oğuz Özdeş’in tarihi serüven romanları ilk ciddi okumalarım. Kemalettin Tuğcu serisi ise beni bambaşka bir yola soktu.

Türk Klasikleri, Rus Klasikleri ve Batı Klasikleri ile doldu hem zihnim hem kütüphanem.
Neredeyse hemen her hafta 2-3 kitap alıyorum.
Kitabın içeriğine ve sayfa sayısına göre 10-15 günde bir kitabı bitiriyorum.
Son on yıldır okuma tercihim için dünya edebiyatının önemli ve çok değerli izler bırakmış olan yazarların eserleri.
Onca Yoksulluk Varken’de öyle bir kitap.
Kitabın yazarı Émile Ajar. Ancak çok ilginç bir hikayesi var yazarın.

Asıl adı Romain Gary’dir. Önceki yazılarımı okuyanlar bilecektir, aynı yazarın “Cennetin Kökleri” adlı romanı üzerine de yazmıştım. Bu kitabı ile Goncourt Edebiyat Ödülü’nü alır Émile Ajar.

Başka kitapları da yayınlanan yazar, edebiyat eleştirmenlerince, yazınsal üretiminin durma noktasına geldiğini ileri sürerler.
İşte bu eleştirilere yanıt olarak “Émile Ajar” mahlasıyla Kral Salamon’un Bunalımı ve Yalan – Roman’la bu kez aynı eleştirmenlerden övgü dolu yorumlar alır.
1975’te çıkan “Onca Yoksulluk Varken”le edebiyat dünyasında eşine az rastlanır bir durum yaşanmasına neden oldu: Goncourt Edebiyat Ödülü’ne ikinci kez değer görülen tek yazar oldu. Ama ödülü geri çevirdi.
Biraz da kitap üzerine söz edeyim…
“Doktor Katz saçlarımı okşadığında kendimi daha iyi hissediyordum. İşte, tıp bunun içindir.” Bu cümle bile yazarın felsefi derinliğini anlamaya yetiyor.
On yaşında, Arap bir çocuğun gözünden Paris’in göçmen semtlerindeki yaşamı oldukça duyarlılıkla anlatıyor yazar.
“Benim adım Muhammed ama herkes beni iyice küçük göstermek için Momo der.”

Onca Yoksulluk Varken romanının kahramanı bu çocuk… Cezayirli bir anne ve babadan. Ne yazık ki, üç buçuk yaşından beri anne ve babasını görmemiştir. Bir daha da görmeyecektir.
Anne vücudunu satarak yaşamını kazanmakta. Baba da annesiyle birlikte yine Kuzey Afrikalı 3-4 kadına, zepevenklik yapmaktadır. Yazar Momo’nun ağzından kitapta pezevenk sözcüğünü zepevenk olarak yazmış. Ben bunu yazarın bilinçli olarak seçtiği kanaatine vardım. Çünkü esprili gibi ama anlatımda çok etkili…
Kitabın kahramanı Momo, kendini şöyle anlatır:
“Uzunca bir süre Arap olduğumu bilmedim, zira kimse bana küfretmiyor, hakaret etmiyordu.”
Senegal, Nijerya, Cezayir ve Fas gibi ülkelerden gelmiş ve bedenini satan kadın ve erkeklerin yaşadığı bir semtte geçen olaylar üzerine kurulmuş hikaye.
Belli bir yaşa gelen kadınların, gözden düşünce, gayri meşru çocuklara bakıcılık yapmaya mecbur kalıyorlar. Momo da Madam ROSA’nın evine bırakılan o çocuklardan biri.
Madam Rosa, Polonya’da Yahudi olarak doğmuş, kendini Fas’ta Cezayir’de satmış. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerce Almanya’ya götürülmüş, orada büyük acılar yaşamış, işkenceden geçmiş.
Madam Rosa’nın evinde yedi – sekiz çocuk vardır. İçlerinde en akıllı ve özel biri Momo’dur. “Madam Rosa’nın evindeki bizler, neredeyse hepimiz orospu çocuğuyduk.” Böyle anlatıyor Momo kaldığı yeri.
Madam Rosa, onu hep yanında tutmak yalnız kalmamak için yaşı 14 olduğu halde, ona hep on bir yaşında olduğunu söyler.
Momo’yu en çok etkileyen biri de, Mösyö Hamil’dir. Görmüş geçirmiş adam olan Hamil, seyyar halı satıcılığı yapmış biri. Victor Hugo hayranı. Onun “Sefiller” romanını kutsal bir kitap gibi, Kuran’ın yanında tutar her zaman.

Momo’da, ileride mutlaka “Sefiller” gibi bir kitap yazma duygusuna Mösyö Hamil’in bürosunda kapılmıştır.
Émile Ajar. Kitabında çok güzel hatta olağanüstü betimlemelerle okuyanın içine işleyen bir anlatımı var.
“Bir avlu kapısına oturmuş zamanın geçip gitmesini bekliyordum. Ama zaman hâlâ her şeyin en yaşlısıdır ve pek yavaş ilerler. İnsanlar acı çektiğinde gözleri büyür ve öncekinden daha anlamlı bakarlar. Madam Rosa’nın da gözleri gittikçe büyüyor, neden dayak yediğini bilmeyen bilmeyen köpeklerin bakışlarına benziyordu. Buradan görüyordum o gözleri; oysa Ponthieu Sokağı’ndaydım, çok lüks mağazaların bulunduğu Champs-Élysées’nin yakınında.”
Dublaj sanatçısı kadınla tanışır Momo…
Bir gün onu dublaj yapılan salonun önünde bekler.
Kadın gelir, onu görünce, içeri davet eder.
Bir tür sinemadır aslında Momo’nun girdiği salon.
Bakın, orda gördüklerini nasıl anlatıyor:
“Her şey geri gidiyordu. Ölüler diriliyor ve geri geri giderek toplum içindeki yerlerine dönüyorlardı. Yerle bir edilmiş evler toplanıyor ve gözünüzün önünde bir çırpıda yeniden inşa ediliyordu. Kurşunlar vücuttan çıkıp makineli tüfek namlusuna geri giriyor, katiller geri çekilip götün götün pencereden atlıyordu. Bardağa dökülen su geri doluyordu. Dökülen kan vücuttaki yerine geri dönüyor, hiçbir yerde kan izi kalmıyor, yara kapanıyordu. Tüküren biri tükürüğünü geri yutuyordu.”
“Gerçek dünya bu” dedirtiyor yazar Momo’nun dilinden.
Günümüz dünyasının ne çok ihtiyacı var böyle bir filme. Dünya insanının başına yıkılan evlerin, hemen geri yeniden inşa edilmesine… Öldürülen insanların yeniden hayata dönmelerine…
En çok da dökülen onca insan kanı… Zalimlerin dur durak bilmeyen, hırsları için dökülen onca kan…
Keşke, film şeridindeki gibi bir mucize olsa da dökülen kan yerine dönse, kurşun yaraları kapansa, ölenler dirilse…
Keşke bir sorabilse insan, “neyin savaşı, niçin savaşıyoruz” diye!..
Savaşlar biterse, yeryüzündeki onca yoksullukta biter!..
Daha güzel bir dünya, daha güzel bir yaşam ancak o zaman olur.

Flipboard