Mehmet Ali İNAN
Mehmet Ali İNAN
E-Posta: [email protected] YAZARIN TÜM YAZILARI

Postacı Ali Amca

Köşe Yazısını Dinle

İnsanın anayurdu çocukluğudur. diyor Jorge Amado.

Benim de anayurdum, baba ocağım Boztepe…

Nedense ‘bayram günleri’ insanlar hep çocukluğunu hatırlar. Yıllar geçse de bu duygu hiç değişmiyor.

Ben de bu bayrama rast gelen yazı günümde, çocukluğumun, ilk gençliğimin geçtiği topraklarda yaşadığım bir hikayeyi yayınlamak geldi içimden.

Bu hikayeyi 2000’de yazmıştım. Aradan geçen bunca zaman, çok şeyi değiştirmiş.

Umarım okuyanlara kendi geçmişlerindeki güzel anıları canlandırmaya yardımcı olur.

***

Yaşamımın ilk ödülünü aldığım insanı unutmam mümkün mü? Gittikçe daha seyrek anımsıyor olsam da, hiçbir zaman aklımdan çıkmadı.

İlkokul dördüncü sınıfta “tükenmez kalem” sahibi olmam onun sayesindeydi… O zamanlar tükenmez kalem çok az insanda vardı. Resmi dairelerde bile “kopyeli kurşun kalem”le yazılırdı kâğıtlar, belgeler… Babamdan biliyorum. Babam belediyede memurdu, ben de yanına gelip gittikçe görürdüm.

Postacı Ali Amca’yı da babamın yanında tanıdım. Belediyenin altında tek göz odaydı kasabamızın postanesi. Topu topu iki kişiydiler. Müdürü, hizmetlisi yoktu. Postanenin her işini kendileri yaparlardı. Temizliğini, çayını, çöpünü… Ali Amca daha kıdemli olacak ki, çevre köylerin mektuplarını dağıtmaya hep yanındakini gönderirdi.

Kumral ve düz saçlı, beyaz yüzlü, görünüşü sert biriydi Ali Amca. Konuşmaya başlayınca göründüğü gibi olmadığı hemen anlaşılırdı. Şakacı, konuşkan, çocukları seven biriydi. Durmadan sorular sorar, denerdi onları.

Bir gün babamın yanında gördü beni.
– Sana bir problem soracağım. Eğer bilirsen bu kalem senin olacak!

Cebindeki yeşil renkli, üstten basmalı Scriks marka tükenmez kalemi vaat ediyordu bana… Heyecanlandım. Aslında benzer durumlar başıma sık sık geliyordu. Kasabanın ileri gelenleri, az buçuk okuma yazma bilenler, kendilerini bizim üzerimizden denerlerdi. Ama onların sorduklarını su içer gibi kolayca çözüverirdim.

Fakat Ali Amca farklıydı. Benim gözümde çok akıllı, şakacı, hazırcevap, cin gibi biri…

Heyecandan terlemeye başlamıştım.
– Dinle, dedi bana.
Can kulağıyla dinliyor, gözlerine bakmaya çalışıyordum. Başladı problemi okumaya:
– Seksen sarı at, doksan doru at, yüz bin kırat ve nallıyla, mıhıyla murat?

Soru bu!..
Hiçbir Aritmetik kitabında yer almamış ve almayacak bir problemi soruyordu, ilkokul dördüncü sınıfta, on yaşındaki çocuğa… Anlamamıştım. Açıklama istedim… Sıraladı:
– Önce atları bulacaksın, sonra atların ayaklarını, sonra nallarını, sonra da mıhları.

Çok uzun sürdü problemi çözmem. Bilmem kaç kağıt harcadım. Atları bul, atların ayaklarını, sonra nallarını, daha sonra da mıhları…

Şıp diye çözdüğüm problemlere benzemiyordu bu. Ali Amca’nın vereceği kalemi unutmuştum. Sıkıntı basmıştı içimi. Problemi çözemezsem ne yaparım diye düşünüyordum. Çevremiz iyice kalabalıklaşmıştı. Babam da üzülür diye kaygılanıyordum…

Ali Amca alt kata indi. Mektuplar gelmiş, onları dağıtacaktı. Haftada iki kez gelirdi posta şehrinden. Mektuplar da öyle ev ev dağıtılmazdı. Postanenin önü yerden biraz yüksekteydi. Ali Amca oraya çıkar, kahvedekiler ve mektup saatini bilenler hemen çevresinde toplanır, o da elindeki zarfları sırayla okumaya başlardı. Kasabada herkes birbirini tanıdığı için, o an bulunmayanların mektuplarını tanıdıkları alır, böylece hiç mektup kalmazdı Ali Amca’nın elinde.

Öyle çok mektup da yoktu hani. Bir askerdekilerin gelirdi, bir de Almanya’ya çalışmaya gidenlerin. Biz de beklerdik mektup dağıtma saatlerini. Almanya’daki tanıdık ve akrabalarımızdan gelen mektupları alır, koşarak evlerine götürürdük, müjde alabilmek için…

Bazı kadınlar da, kocaları Almanya’dan geldiğinde, mektuplarını getirmiş olanlara iyi hediyeler verirlerdi.
Babaannem tüm mahallenin “akıl hocası” gibiydi… Bu yüzden komşu kadınlar işlerini bitirdikten sonra sık sık bizde toplanırlardı. Onların elinde büyüdüm sayılır, beni çocuklarından ayırt tutmazlardı.

Bütün komşu kadınların mektuplarını ben yazar, gelen mektuplarını ben okurdum… Onlar da bana çeşit çeşit armağanlar verirlerdi kocaları izne geldikçe… Adam gibi ilk sulu boya takımım böyle oldu. Pastel boya kalemlerim, keçeli boya kalemlerim ve gözüm gibi koruduğum o küçücük dünya haritalarının yer aldığı küre kalemtıraşlarım oldu…

Almanya’yı coğrafya derslerinden önce o mektuplarda tanıdım. Bir de Belçika ve Hollanda’yı… Öyle oldu ki, çoğunun Almanya adreslerini bile ezbere yazar hale geldim. Şehirler bile öğrenmiştim mektup yaza yaza. Bonn, Berlin, Stuttgart, Düsseldorf…

Kimi mektuplardan gıcır gıcır marklar çıkardı hasret türküleriyle beraber… Sıla özlemi, çoluk çocuk özlemi vardı tüm satırlarda… Ve bir gün bu hasretlerin biteceği… Umut işte! Oysa hiç bitmeyecekti o hasretler…

Gelen mektuplarda bir ortak yan daha vardı. Herkes, işinin çok kolay olduğunu yazıyordu… Rahatları yerindeydi. Sıkıntıları yoktu. Ağır iş yapanların sayısı yok denecek kadar azdı. Ya da ailelerini kandırıyorlardı, üzmeyelim düşüncesiyle.

Yazdıklarına göre tek zorlukları, sabah çok erken (saat 04.00’te) işe gitmeleriydi. Bunun dışında yaşam çok kolaydı Almanya’da.

Türkiye’den çok daha iyiydi. Eğer memleket hasreti, çoluk çocuk hasreti, ana-baba sıcaklığından yoksunluk olmasa orada temelli kalınabileceğinden söz ediyorlardı.

İzne geldiklerinde, “Gavurlarda kesinlikle aldatma yok. Yalan da söylemezler” diye başlarlardı sohbetlerine. Bir başkası, “İşten kaytaranı göremezsin” diye eklerdi. En yeni giden ise, “Yollara çöp atanı görmedim, tüküreni de” diye şaşkın şaşkın anlatırdı yaşadıklarını.

Babamın da benim de ilk hazır gömleğimiz Almanya’dan gelmişti. Bembeyaz, sert yakalı, kolları manşetli naylon gömlekler başka dünyalara alıp götürmüştü bizi.

Ve hasretleri yazardım ben de kasabadan. Oğul hasretini, eş hasretini, baba hasretini…

Çabuk biterdi kâğıtlar. Kâğıtlar küçük, özlemler büyüktü. Söylenecekler çoktu ama çizgili mektup kâğıtları hepsi hepsi yirmi beş satırdı.

Kâğıdın bir yüzünü anne-babanın söyledikleriyle doldurur, öbür yüzünü de kadına ayırdık.

Fotoğraf yaygınlaşmamıştı daha. Yeni doğan bebeklerin ellerini kâğıda yapıştırır, parmaklarının arasında kalemleri dolaştırarak ellerini çizerdim mektuplara… Böylece, çocuğunun ne kadarlık olduğunu el resminden anlardı babalar.

Kadınlar yazdırdıklarını okuturlardı. Sonra bir daha okuturlardı… Unuttukları var mı diye… Oysa bu yazılanlar neydi ki içlerinden geçirdiklerinin yanında?.. Unuttuklarından değil, söylemeye utandıklarından, birçok şeye dilleri varmadığından yutkunur kalırlardı.

Kendilerinden söz etmekten çok başka şeyleri yazdırırlardı. Bağdan bahçeden, evin inşaatından, avlunun duvarlarından, tarlaya hangi buğdayın ekileceğinden, evdeki ineğin sütünden, evlenenlerden, çocuk doğuranlardan, ölenlerden haber vereyim derken, doluverirdi kağıtlar.

Beni unutmazlardı hiç. Mektubu yazana da okuyana da selamları olurdu her keresinde…

Almanya’dan gelen mektuplarda “Bir isteğiniz var mı? Olursa sakın çekinmeden yazın. Yazmazsanız gücenirim” diye bir cümle mutlaka yer alırdı. Kasabadan giden mektuplarda da, “Hiçbir isteğimiz yok. Bir tek isteğimiz var, o da senin sağlığın” cümlesiyle yanıt verilirdi. Bunlar söylenirken o kadar içten duygular taşırdı ki, sözcüklerin yetmezliğini ilk o zaman anlamaya başladım.

Yaz gelir, onların deyişiyle izin ayları başlardı… İzin ayları, bildiğimiz ay adlarıyla değil de, yedinci ay, sekizinci ay diye bilinirdi… Hemen hepsi gelirdi yılda bir kez, temmuz ya da ağustos ayında. Şenlenirdi tüm kasabadaki Almancı evler. Bir aylık buluşma çabucak biter, ayrılığın haftası dolmadan yeniden başlardı mektuplar…

Tek göz odalı postanede telefon yoktu o zamanlar. Bir tek telgraf makinesi vardı. Mors Alfabesi’yle çalışırdı o da… Mors Alfabesi’ni yalnızca Ali Amca biliyordu…

Postanede Mors Alfabesi olduğunu da, öğretmenimizin mektup konusunu işlerken, bizi postaneye götürmesiyle öğrenmiştik.

Yıllar geçtikçe, kasabamdaki Almancılar daha da çoğaldı… Bir kısmı eşini, çocuklarını da yanına aldırmaya başladı. Kasabada kalanlarsa artık mektup yazdırmıyorlardı kimseye…

Eskiden mektup yazdıranların evinde telefon var artık. Bazılarının cep telefonları bile oldu.

Ama hiç rastlamıyorum telefon konuşmalarında hasretlerden söz edildiğine. Telefonda çocukların elleri çizilmiyor ki!.. İğde çiçeklerinin kokusunu da kimse anlatmıyor telefonda.

Artık kasabadakilerin çoğunu ilgilendirmemeye başladı ilkbahar… Oysa yine çiçekler açıyor her yanda. Yine su yürüyor toprağa… Toprak yemyeşil çime bürünüyor, kuzular neşeyle oynuyorlar üzerinde… Taze çayırları gagalıyor renk renk tavuklar… İşte bundandır yumurtaların daha kokulu ve güzel oluşu…

Zamanla evler iki katlı, hatta üç katlı oldu. Binalar yükseldikçe betonlaştı. O sevimli, o sıcak ve güzelim toprak damlar bir bir yıkıldı… Telefonlar ve televizyonlar çekti insanları, sıkıştırdı evlerin içine.

İnsanlar unuttu çevrelerini… Kalmadı eski sıcaklıklar, komşuluk ilişkileri. Görmez oldular yanı başlarındaki güzellikleri… Artık çoğu tavuk bile beslemiyor… Çok az insan kaldı koyunlarla uğraşan. Onlar da güçlükle sürdürüyor bu işi. Ya onlar da ölünce?..

Uzun uğraş sonucu çözdüydüm Postacı Ali Amca’nın sorduğu problemi… Öyle hafiflediydim ki… Kazanacağım ödülü çoktan unutmuştum…

Taa ki Ali Amca gelip, yanaklarımdan öpünceye, kalemi elime tutuşturuncaya kadar… Dünyalar benim olmuştu… Hazine kazanmıştım sanki…

O kalemi kaybettim. Yıllar oldu kaybedeli… Ama çalışıp para kazanmaya başladığımda hemen aynı kalemden bulup satın aldım. Hâlâ özenle saklıyorum onu…

Öğretmenlerim dışında, elinde kitap gördüğüm o güzel adamı, çocukları çok seven Postacı Ali Amca’yı hiç unutmadım…

(Nisan 2000)

ilk yorumu sen yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz..
X