Bu köşede hayvanları yazacağım. Sesleri kısık olanları. Acıları çoğu zaman görünmeyenleri. Sevgiye en saf hâliyle inananları…
Bütün dünyayı etkisi altına alan Japonya’daki bir hayvanat bahçesinden bir yavruyla başlamak istiyorum.
Punch..
Daha gözlerini dünyaya yeni açmışken annesi tarafından reddedildi. Anne kokusu olmadan, sıcak bir anne karına sokulamadan, büyümek mümkün değildir. Bakıcılar onu yaşatmak için bir çözüm buldu: Küçük bir oyuncak maymun verdiler ona. Ve o an içimizi paramparça eden o görüntü ortaya çıktı. Punch, peluş oyuncağa sarıldı. Onu bırakmadı. Uyurken ona tutundu. Korktuğunda ona yaslandı. Sanki “Anne” diyordu.

O peluş sadece bir oyuncak değildi. Bir boşluğu doldurma çabasıydı. Bir yavrunun hayatta kalma refleksiydi. Sevgiye duyduğu açlığın kanıtıydı. Fotoğrafları dünyaya yayıldı. İnsanlar o kareye baktığında şunu gördü: Bir maymun değil, annesini arayan bir bebek. O görüntü milyonları etkiledi çünkü türler arasındaki sınırı sildi. Acının dili olmadığını hatırlattı. Bir yavrunun ihtiyacının evrensel olduğunu gösterdi.
Punch’ın peluşa sarılışı, beton duvarların arasından yükselen bir çığlıktı. Sessiz ama derin. Ve belki de bizi en çok bu yüzden etkiledi: Çünkü o peluşa sarılan sadece bir yavru maymun değildi… İçimizdeki merhamete tutunan insanlıktı.
Hayvanat bahçeleri…
Punch’ın peluşa sarılışı bize sadece bir yavrunun yalnızlığını göstermedi. Aynı zamanda şu soruyu da sormamıza neden oldu: Bir hayvanın annesinden koparıldığı, doğal ortamından uzaklaştırıldığı bir yerde gerçekten “koruma”dan söz edebilir miyiz?
Hayvanat bahçeleri çoğu zaman güvenlik, bakım ve koruma söylemiyle varlığını sürdürür. Oysa bir hayvan için yaşam sadece beslenmek değildir. Bir maymun için ağaçlara tırmanmak, bir fil için kilometrelerce yürümek, bir aslan için sürüsüyle birlikte olmak, bir kuş için gökyüzünü yararak uçmak hayattır. Beton zemin, sınırlı alan ve sürekli gözlem altında olmak… Bunlar bir hayvanın doğasında yoktur.

Bilimsel çalışmalar, hayvanat bahçelerindeki birçok hayvanda tekrar eden hareketlerin görüldüğünü ortaya koyuyor. Sallanma, aynı noktada ileri geri yürüme, başını duvara vurma, tüy yolma… Bunlar sıkıntıdan değil, psikolojik çöküşün işaretleridir. Doğal ortamından koparılan bir hayvan sadece alan kaybetmez; kimliğini kaybeder. Avlanma içgüdüsünü, sürü bağını, sosyal düzenini, özgür seçim hakkını kaybeder.
Bir kafes bazen sadece demirden değildir. Görünmez duvarları vardır: Yalnızlık, stres, uyarı eksikliği, kontrolsüz insan teması… Ve biz çoğu zaman çocuklarımıza “Bak ne kadar güzel” derken, onların gözlerindeki donukluğu görmeyiz. Hayvanlar konuşamaz. Ama bedenleri konuşur. Davranışları bağırır. Punch’ın peluşa sarılışı aslında bize şunu anlatıyordu: Bir hayvanın en temel ihtiyacı sevgidir, bağdır, doğadır. Biz onları koruduğumuzu sanırken, belki de en çok ihtiyaç duydukları şeyi ellerinden alıyoruz: Özgürlüklerini.
Doğru yere bakarsak..
Hayvanat bahçelerine gitmemek bir tepki olabilir. Ama asıl mesele sadece uzak durmak değil; doğruyu desteklemektir. Çünkü her yer aynı değil. Dünyada gerçekten koruma amacıyla çalışan, ticari kaygıyı ikinci plana atan, hayvanları sergilemek yerine rehabilite eden merkezler de var.

Merhamet bilgiyle birleştiğinde değişim olur. Punch’ın peluşa sarılışı bizi duygulandırdı. Ama asıl mesele o duygunun bir davranışa dönüşmesidir. Belki dünyayı bir anda değiştiremeyiz. Ama bir bileti almamayı seçebiliriz. Bir rehabilitasyon merkezine bağış yapabiliriz. Bir çocuğa “özgürlük” kelimesini öğretebiliriz.

Flipboard