Bir şehir düşünün, Vitrinleri ışıl ışıl, tabelaları parlak, gece olunca pencerelerden sızan sarı ışıklar güven verir gibi. Ama aynı şehrin sabahında, gün daha doğmadan işe yetişmeye çalışan insanların yüzünde bambaşka bir renk vardır: yorgunluk. Bu yorgunluk uykusuzluktan değildir.
Bu, adaletsizliğin yorgunluğudur.
Çünkü bazı sofralar her gün çeşit çeşit yemeklerle donatılırken, bazı evlerde çay demlemek bile hesap işidir. Ve işin en ağır tarafı açlık değil, aç kalmanın normalleşmesidir.
Garip olan şudur:
Bu düzeni kuran eller, sonra merhamet dağıtan eller olarak karşımıza çıkar.
Bir yanda emeğin karşılığını vermemek, Diğer yanda “yardım kolisi” dağıtmak.
Bir yanda hakkı eksiltmek, Diğer yanda hayır yapmak.
Ve toplum bunu alkışlar.

Oysa vicdanın garip bir matematiği vardır:
Önce eksiltip sonra eklemek, toplamak değildir.
Gerçek yardım, birinin düşmesini izledikten sonra el uzatmak değildir.
Gerçek yardım, onun düşeceği zemini kaygan yapmamaktır.
Bugün “yardım” dediğimiz şeyin çoğu aslında bir telafi çabasıdır.
Ama telafi, adaletin yerini tutmaz. Adalet sessizdir, yardım gürültülüdür.
Adalet insanı minnet altında bırakmaz. Yardım çoğu zaman bırakır.
İşte vicdan tam burada başlar.
Bir eve erzak götürmek kıymetlidir. Ama o evin ay sonunda hesap yapmak zorunda kalmayacağı bir düzeni kurmaktır aslolan.
Çünkü insan açlığa değil, muhtaç bırakılmaya kırılır.
İnsanı yaralayan şey yokluk değil, başkasının insafına bağlı yaşamak zorunda kalmaktır.
Hiç düşündünüz mü?
Gerçekten adil bir dünya olsa, yardım kuruluşlarına ihtiyaç olur muydu?
Belki afetlerde, belki hastalıklarda…
Ama geçim için değil.
Bir toplumda iyilik kurumlaşmış ama adalet eksilmişse,
orada merhamet artmıyordur, eksilenin yerini kapatıyordur.
Önce kazanıp sonra paylaşmak başka, önce hak gözetip sonra paylaşmak bambaşkadır.
İlkinde kişi iyi görünür. İkincisinde kimse muhtaç görünmez.
Ve belki de en sessiz iyilik şudur:
Bir insanın yardım istemek zorunda kalmadığı bir hayatı savunmak.

Flipboard