Bir yavru köpek ya da minik bir kedi gördüğümüzde hepimizin yüzü gülümser. Sevilir, fotoğrafları çekilir, eve getirilir. Kimse onların bir gün yaşlanacağını düşünmez.
Oysa zaman insanlar için geçtiği gibi onlar için de geçer.
Bir gün tüylerine ak düşer. Gözleri eskisi kadar iyi görmez. Kulakları ağırlaşır. Merdivenleri çıkarken durup dinlenirler. Daha çok uyurlar. Daha çok veterinere giderler. Daha fazla ilgiye ve sabra ihtiyaç duyarlar.
Ne yazık ki bu yüzden birçok hayvan terk edilir. Çünkü bazıları yaşlılığı bir yük olarak görür. Gerçek sevgi, hayat kolayken değil, zorlaştığında belli olur.
Bunu bana hayat öğretti.
Ben hiç köpek sahibi olmayı düşünmemiştim. Kendimi hep “kedici” olarak tanımlardım. Bir gün oğlum, adını çakıl koyduğumuz henüz yirmi günlük bir Golden Retriever yavrusuyla çıkageldi.
Aradan tam on altı yıl geçti. O küçücük yavru bugün yaşlı bir dost. Artık gözleri beni seçemiyor. Seslendiğimde çoğu zaman duymuyor. Nefes alırken zorlanıyor. Merdivenleri ağır ağır çıkıyor. Bazen yürümek bile ona yük oluyor. Gece rahat edemediği için sık sık yer değiştiriyor.
Ben onun yaşlılığına birkaç yıldır tanığım. O ise benim hayatımın tam on altı yılına tanıklık etti. Üzgün olduğum günlerde yanımdaydı. Sevindiğim günlerde yanımdaydı.
Eve her gelişimde beni aynı heyecanla karşıladı. Bir kez bile sevgisinden vazgeçmedi.
Evime bir aylıkken gelen kedim Eyşan da artık sekiz yaşında. O da gençliğinin o hareketli günlerinden uzaklaşıyor. Bana her gün aynı gerçeği hatırlatıyor. Zaman, sevdiğimiz herkesi yavaş yavaş yaşlandırıyor.
İşte o zaman anlıyorum ki biz onların sadece sahibi değiliz. Biz onların bütün dünyasıyız.
Sabah gözlerini açtıklarında görmek istedikleri yüz biziz. Korktuklarında sığındıkları yer biziz. Yaşlanırken yaslandıkları omuz biziz.

Hayvanlar Son Günlerinde Sürekli Sahibini Arar
Yaşlanan veya ağır hastalanan köpek ve kedilerin son günlerinde sahiplerinden ayrılmak istememesi, sadece duygusal bir gözlem değildir. Bu davranışın bilimsel açıklamaları da vardır.
Yapılan araştırmalar, özellikle köpeklerin sahiplerini güvenli bir sığınak olarak gördüğünü ortaya koymuştur. Kendilerini hasta, güçsüz ya da stres altında hissettiklerinde, en çok güvendikleri kişiye yakın olma eğilimleri artar. İleri yaşla birlikte görme ve işitme duyularının zayıflaması da bu ihtiyacı artırır. Kısacası, yaşlı bir hayvanın peşinizden ayrılmaması ya da sürekli yanınızda olmak istemesi “şımarıklık” değil, güven duygusunun ve yıllar içinde kurduğu bağın doğal bir sonucudur.
Peki ya biz onları tam da bize en çok ihtiyaç duydukları günlerde terk edersek?
Yaşlı bir hayvan için sokağa bırakılmak, sadece yuvasını kaybetmek değildir.
O, artık eskisi kadar hızlı koşamaz. Çöp konteynerlerini karıştıracak gücü kalmamıştır. Diğer hayvanlardan kendini koruyamaz. Sıcağa, soğuğa, açlığa gençliği kadar direnemez.
Bir ömür boyunca güvenmeyi öğrendiği insanlardan sonra, bir anda acımasız bir dünyanın ortasında kalır. Ama en ağır yük bunların hiçbiri değildir.

En ağır yük, beklemektir…
Kapının yeniden açılmasını…
Arabanın geri dönmesini…
Tanıdığı o sesi bir kez daha duymayı…Çünkü o, terk edildiğini bilmez. Sadece sahibinin geciktiğini zanneder. Belki saatlerce, belki günlerce, belki de son nefesine kadar bekler.
İnsanların “artık yaşlandı” diyerek vazgeçtiği o can, aslında ömrü boyunca tek bir şey istemiştir;
Sevildiği evde, sevdiği insanların yanında yaşlanabilmek ve yine onların yanında gözlerini son kez kapatabilmek.
Gerçek hayvan sevgisi, küçücük bir yavruyu eve getirmek değildir. Gerçek hayvan sevgisi, gözleri görmez olduğunda ona yol olmak, kulakları duymaz olduğunda ona ses olmak, yürüyemediğinde onu kucağına almak ve son nefesine kadar “Ben buradayım.” diyebilmektir.
Onlar bize hayatlarının en güzel yıllarını emanet ederler. Bizim de onlara verebileceğimiz en büyük karşılık, hayatlarının en zor günlerinde onları yalnız bırakmamaktır.
Bir hayvanın yaşlılığı, sevgimizin bittiği değil, sevgimizin gerçek anlamını bulduğu zamandır.
