Oturduğum kafede altmışlı yaşlarda, biraz kilolu, şen şakrak konuşmalarıyla dikkat çeken emekli bir adam bir gün şöyle bir şey anlatmıştı: “Yıl 1977 idi, liseyi yeni bitirmiştim. Babamın on sekiz keçisini köyden Gürün’e götürüp sattım. Köye dönmeden önce cebimdeki bol paranın rahatlığıyla çay içmek için bir kahveye girdim. Baktım bir masada yanık oynanıyor. Ben de girdim oyuna. ‘Elli liralık oynarım, kaybetsem de farketmez!’ diye düşündüm. Bir kazandım, iki kazandım, üç kazandım, epey param oldu. Devam ettim, sonunda tüm paramı kaybettim. Köye dönemezdim. Kumarcılara ‘Bana İstanbul’a bir otobüs bileti parası bırakın!’ dedim, çıkarıp verdiler. Gürün terminalinde neresi olursa olsun batıya giden ilk otobüse binmeye karar verdim. Bindim gelen ilk otobüse, Bursa’ya gidiyormuş. Bursa’da indim, bir sabahçı kahvesinde derdimi anlattım ordaki birine. ‘Bir üst düzey bürokrat var Sivas’lı, senin memleketten, git onun yanına!’ dedi. Gittim onun yanına, beni bir fabrikaya yerleştirmek istedi ama uygun bir iş bulamadı. Sonra ‘Gel, seni memur yapalım!’ dedi. İmtihana soktu, sorular zordu ama hemşerilik ayağından işe girdim. Bir buçuk yıl bir dükkanda sandalye üstünde uyudum, Nasuhpaşa Hamamı’nda banyo yaparken bir yandan da çamaşırlarımı, hamamcıların homurdanmalarına aldırmadan yıkadım. Para biriktirdim, babama borcumu ödemek istediğimi yazdım, para gönderdim. Babam çok geçmeden öldü, köye gidemedim. Sonra Bursa’da evlendim, bir hayat kurdum, iki çocuğum oldu, oğlum on iki yıldır Amerika’da silikon vadisinde çalışıyor, kızım da bu yıl eczacı çıkacak. Köyde kalsaydım ben de diğer kardeşlerim gibi köylü kalacak, hayvanlarla uğraşacaktım. O kumar olayı hayatımın kırılma noktası oldu, bir şerden hayır doğdu!”.
Bu ülke içinde bir yerden başka bir yere küçük çapta da olsa “mikro bir göç” olayı. Ülke içinde bu pek çok kişinin, ailenin gerek memuriyet, gerek iş gerekse de başka bir amaçla yaptıkları, yaşadıkları bir durum. Bunun yanında bir de ülke dışına göçler var. Amerika ve Avustralya göçmenlerle büyümüş, zenginleşmiş ülkeler. İkinci Dünya Savaşı sonunda yıkılmış Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasında Türkiye’den giden işçilerin de belli oranda bir katkıları olmuştu. 1960’lı yıllar birinci kuşağı oluşturuyor, gidenleri orda da zor bir hayat bekliyordu. “Almanya Acı Vatan” söylemi o kuşakta yaygın bir söylemdi. Artık orda şimdi Türkler sadece işçi değil, işveren, iş sahipleri olarak da belli bir ağırlığa ulaşmış durumdalar…
Bir de son on beş yılda Afrika’dan, Suriye’den, Afganistan’dan savaştan, açlıktan ve başka sebeplerden Avrupa’ya doğru milyonları bulan yoğun bir göçmen akımı başladı. Avrupa ülkeleri bunlara sınırlarını kapattılar, almamak için her türlü önlemlere başvurdular. Ege ve Akdeniz bu dönemde yüzlerce belki de binli rakamlara ulaşan göçmenlere mezar oldu. Şişme botları tıka basa dolduranlar dalgalı denizde botların alabora olmasıyla canlarını kaybettiler. Bu onlar için sürpriz miydi? Değildi, göze almışlardı her şeyi ama fazla seçenekleri yoktu, bir umud uğruna canlarını feda ettiler. Bu tehlikeli maceraya girişenlerden başarılı olanlar nerdeyse yok hükmündeydi varsa da bunun oranı çok azdı. Göçmenlerin yükü sonunda bizim üzerimizde kaldı…
Güneş’e en yakın üçüncü gezegen olan dünyamız içinde büyük zıtlıklar barındırıyor. Bir bölüm ülkeler her alanda almış başını giderken, Afrika’da birçok ülke sanki ilk çağlarda yaşıyor gibiler. Onların payına düşen her türlü gerilik, açlık, sefalet, hastalık, kabile savaşları. Emperyalist devletler onların yer altı ve yer üstü zenginliklerini yağmalayıp durmuş, insanlarını bir dönem köle olarak kullanmış. Bir ütopyadan ileri gitmese de küreselleşen dünyada o kıtayı ayağa kaldıracak bir zenginlik gelişmiş ülkelerde yok mu? Olmaz olur mu, fazlasıyla var sırf silahlanmaya harcanan paranın belli bir oranı oralara aktarılsa çok şey çözümlenir ama ordaki açlığı, sefaleti, geriliği ortadan kaldıracak bir irade, amaç yok ve şimdiye kadar da hiç olmadı…
