Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Olay Haber
Olay E-Gazete
İlhan Ateş
İlhan Ateş

Korku çemberi

Köşe Yazısını Dinle

Yıl 1971. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğrenciyim. Üç yıldır atletizm yapıyorum hem üniversite atletizm takımıyla hem de 12 Mart kulübüyle çeşitli şehirlerde koşulara gidiyoruz. İdmanlarımı sabahları bir buçuk saat yani on beş kilometre üstünden yapıyorum. Ocak ayında bir haftalığına ailemin yaşadığı Muş’a gidiyorum. Erzurum gibi Muş’ta da çetin kış koşulları hüküm sürüyor ve her taraf karla kaplı. Sabahleyin idmanımı yapmak için erkenden çıkıyorum. Kırk beş dakikada Acmanik adlı köye kadar gittikten sonra dönüyorum. Havada sis var; istasyona yakın askeri birliğin önüne geldiğimde binaları ve yoldan yüz metre uzaktaki nöbetçi kulübesini zar zor seçebiliyorum. “Ne var, ne oldu?” demeye fırsat kalmadan birden askeriyenin köpekleri etrafımı sarıyor. Disiplinli bir takım gibi birbirlerinden eşit uzaklıkta on kadar köpek bir daire oluşturup beni ortalarında esir alıyorlar. Tetikte durup atlamaya hazır köpeklere bakmak yapabildiğim tek şey. Bunların her biri güçlü kuvvetli, yırtıcı köpekler, panik yapıp onları yarmaya kalkma veya kıpırdama gibi bir hareketin bana pahalıya mal olacağından hiç kuşkum yok, onu çok iyi biliyorum. Bu dilleri dışarıda ve hareket halinde, dişleri beyaz, gürbüz, güzel köpeklere baktıkça içimden “Ne hakkınız var benim yolumu kesmeye, hareket imkanımı kısıtlamaya? Bırakın da gideyim, nerden çıktınız böyle birdenbire!”  diye isyan ediyorum. Birkaç dakika sanki bir ressama poz veriyormuşuz gibi hareketsiz, kımıldamadan geçiyor. Onlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum, kısaca bakışıyoruz. “Yoksa hayatta son anlarımı mı yaşıyorum? Beş dakika önce böyle aniden can derdine düşebileceğim, çaresiz bir durumda kalacağım hiç aklıma gelmezdi” diye düşünüyorum…

Ümidim nöbetçi kulübesindeki askerin durumu görüp yardımıma gelmesi veya yoldan geçecek bir arabada ama bir belirti yok o konuda. Köpeklerin saldırmak için benim kımıldama, pozisyon değiştirme gibi yanlış bir hareket yapmamı beklediklerinin ayırdındayım. “İyi ki bunlar akıl yürütme, komplo kurma gibi yeteneklere sahip değiller. Duruş tarzımı değiştirmediğim sürece böyle beklerler, sabır gerek, muhakkak bir şeyler olacak” gibi düşüncelerle kendi kendime moral vermeye çalışıyorum. Beş-altı dakika sonra ilk baştaki korkumun azaldığını, duruma adapte olmaya başladığımı fark ediyorum. Bu iyi ama iyi olmayan pozisyon değişikliği yapamamam. Aynı pozisyonda gergin bir şekilde durmak beni yoruyor. İçimden “İster misin şimdi beni bir öksürük tutsun, işte o zaman hapı yuttuğumun resmidir!” diye bir düşünce geçiyor ve bu biraz önce düzelen moralimi berbat etmeye yetiyor…

Onuncu dakikaya yaklaşırken biraz önce gittiğim köy tarafından bir sesin geldiğini duyuyorum. “Ses yok da bana mı öyle geldi?” diye düşünürken sislerin arasında bir at arabası görüyorum. Bu içimde hemen bir kurtuluş ümidi uyandırmakla kalmıyor aynı zamanda önüme “Bu fırsattan nasıl yararlanmalı?” sorusunu koyuyor. Yanıt olarak “At arabası kesinlikle bunların dikkatini dağıtacak ve bir kenara çekilecekler, o zaman hemen arabanın arkasında bir yer tutmalı, mümkünse arkasına atlamalıyım” diye bir plan yapıyorum. Uzaktaki araba giderek yaklaşıyor, heybeti ve çıkardığı ses gerçekten de köpeklerin dikkatini ve konsantrasyonlarını bozuyor, beni unutur gibi oluyorlar. Hele de araba iyice yaklaşınca ve arabacı haykırınca yolun kenarına dağılıyorlar. Bu etrafımdaki çemberin bir anda yok olması anlamına geliyor. At arabası yanımdan geçer geçmez olanca hızımla arkasından koşmaya başlıyorum. Bereket onun hızı benimkinden fazla değil, bir süre arabanın yanında koştuktan sonra arkama bakmayı akıl ettiğimde ortada köpek sürüsü kalmadığını sevinerek görüyorum…

Bana üniversite yıllarımda korkulu anlar yaşatan köpekler bende bir “köpek nefreti” yaratmadı aksine köpekleri hep sevdim …


Avatar Seç KAPAT
BUGÜN EN ÇOK OKUNANLAR