Günümüz dünyasının en önemli sorunlarından biri küresel ısınma ve iklim değişikliği. Bunun birçok nedeni var. Atmosferde biriken azot oksit, metan, karbondioksit ve su buharı sera gazlarının artması sonucu dünyanın sıcaklığı giderek yükseliyor. Küresel ısınmanın insan kaynaklı nedenleri olarak petrol ve kömürün sanayi, ulaşım ve enerji üretiminde kullanılması yoğun oranda karbondioksit salınımına ; ormansızlaşma, tarım ve hayvancılık uygulamaları da azot oksit ve metan sera gazlarının salınmasına yol açıyor. Sonuç olarak da buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, sıcak hava dalgaları, kuraklık, susuzluk, kasırga, sel gibi olumsuzluklarla karşılaşıyoruz…
Kış geliyor, bir bakıyoruz ne eski kar yağışı, ne de aşırı soğuklar var. Bu durumda insan eski kışları hatırlamadan edemiyor. Örneğin 1960’lı yıllarda Muş’ta ortaokul öğrencisiyken bir kış sabahı okula gitmek için kapıyı açtığımda karşıma kapı boyunda bir kardan duvar çıkmıştı! Ne yapacağımı şaşırmış bir halde bir süre duraklamış sonra kapı yanındaki kümesin üstüne çıkmış, ordan da birkaç kişinin yürümesiyle oluşan yola atlayarak okula gitmiştim. O zamanlar kar kalınlığı şimdiki gibi santimetre olarak değil metre olarak söylenirdi. Damdan dama, damdan yola atlar dururduk. En geç Aralık başında yağan kar her tarafı kaplar, buz tutar, nerdeyse Mart’a kadar erimezdi..
1968-1972 dönemi Erzurum Atatürk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyken dört yıl boyunca Muş ile Erzurum arasında yaptığım 265 kilometrelik yolculuklardan bir tanesini hiç unutmadım. Ya 1969, ya da 1970 kışıydı. Ocak ortasında bir gün saat 08.00’de eski otobüs hareket ettiğinde kar lapa lapa yağıyordu. Her taraf zaten haftalardır beyaza bürünmüş durumdaydı. Yirmi-yirmi beş kilometre gittikten sonra otobüs Mercimekkale köyünde durmak zorunda kaldı çünkü yağan kar yolları kapatmıştı. Otobüsten inen kırk civarındaki yolcu birden köy kahvesini doldurdu. İlerleyen saatlerde herkesin kulağı “Yol açıldı, haydi otobüse!” haberindeydi ama o haber bir türlü gelmiyordu. Bazı yolcular yandaki dükkandan ekmek, peynir, helva gibi şeyler aldılar, onlarla karınlarını doyurdular, sıkıntılı bekleyişi bazı yolcular çay sigara içerek ya da tavla oynayarak geçiştirmeye çalıştı. Sonunda beklenen haber geldiğinde saat akşamın altısı olmuş, hava kararmıştı. Karlı yolda normal hızının ancak yarısını yapabilen otobüs Varto’ya geldiğinde saat sekiz, Hınıs’a vardığındaysa on bir buçuktu. Yol boyunca gelen geçen taşıt sayısı yok denecek kadar azdı. Hınıs’da şoför “Arkadaşlar kahvede toplanalım, bir çay içelim!” dedi, herkes indi, içerde az kişinin olduğu bir kahveyi doldurdu. Çaylar içilirken şoför “Sayın yolcular, saat on iki oluyor. Hava gittikçe soğudu, eksi yirmilerde şu an. Ne diyorsunuz, devam edelim mi yoksa bu gece burda kalıp sabah mı gidelim?” diye sordu. Bu soru bazı yolculara çok tuhaf geldi, biri “Niye bu soruyu sordun ki?”, diğeri de “Allah Allah, sabahtan beri yoldayız, yolu yarıladık, devam etmeyip de ne yapacağız?” diye tepki gösterdi. Şoför sakin bir ses tonuyla “Arkadaşlar, Hınıs’dan sonra yüksek bir geçit var, o yüksek geçite çıkarken otobüs arızalanıp durursa çok geçmeden mazot donar, biz de donarız. Görüyorsunuz yolda ne gelen var ne giden. Hasankale’ye bir varsak gerisi kolay. Yani sorumluluğu sizinle paylaşmak istiyorum. Ben ne derseniz ona razıyım. Ne diyorsunuz, herkes fikrini söylesin!” dedi. İlk konuşan “kalmadan yana” kararlı bir konuşma yaptı ve konuşmasını “Canımızı yolda bulmadık!” diye bağladı. Bu konuşma bayağı etkili oldu. Ben de kalmadan yanaydım. Sakallı altmış yaşlarında takkeli bir adam yanındaki sandalyede kaykılmış halde oturan zayıf mı zayıf bir adamı göstererek “Bunun yarın sabah hastahanede randevusu var, mutlaka orda olmamız lazım!” deyince daha önce pek dikkatle bakmadığım zayıf adama baktım. Otuzların içindeki adamda tek yaşam belirtisi soluk benizli esmer yüzdeki çok güzel yeşil gözlerdi. Öyle duru ve çaresiz bakıyordu ki o anda içimden tercihimi hemen “gidelim” den yanaya değiştirdim. Kısa saçlı bir delikanlı “Yarın sabah askeri birliğimde olmam gerekiyor, olmazsam ceza yerim!”, kalın paltosuna gömülmüşcesine oturan şişman bir adam belediyede erken saatte katılması gereken bir toplantıdan, bir kişi de otele verecek parası olmadığından bahsedince “devam edelim” yanlılarının sesi daha bir baskın çıktı ve sonuçta devama karar verildi. Eski, dökülen otobüste kaloriferler yanmadığından muavin ısınma veya donmaya karşı bir önlem olarak otobüsün iki tarafındaki koltukların altlarına aralıklarla toplam altı adet küçük ispirto ocaklarını andıran tüpler koydu. Otobüs gecenin karanlığında hareket ettiğinde heyecan ve tedirginlik herkeste son haddindeydi. Özellikle de şoförün bir arıza durumunda mazotun donmasından endişe ettiği en yüksek noktaya doğru yaklaşırken bu heyacan zirve yaptı. Şoförün oturuşundan, direksiyonu çevirişinden, yüz hatlarından, muavinle konuşmalarından herkes kendine göre bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Otobüs en yüksek noktaya çıkıp bir süre düz yolda gittikten sonra inişe geçtiğinde şoför rahatlayıp “Oh be!” dediğinde tüm yolcularda bir rahatlama oldu, hele de Hasankale yol ayrımına gelindiğinde Kars ve Ağrı yönünden de araçlar gelip gitmeye başlayınca “tek başınalık” iyice ortadan kalktı. Araç Muş otobüslerinin durup kalktığı Taş Mağazalar Çarşısı’nın doğu tarafındaki küçük garaja yanaştığında saat 03.15 idi. On dokuz saati bulan yolculuk sonunda bitmişti. O saatte yurda gidemeyeceğim için hemen karşıdaki otelde yatmış, yatakta kaldığım beş saat boyunca ayaklarım bir türlü ısınmamıştı…

Flipboard