O sırada Lübnan ekibinin kadın başkanı geldi, Mehmet’e birşeyler anlattı. Az sonra da şen şakrak, istediğini elde etmiş insanlara özgü bir memnuniyetle uzaklaştı. Herkesin manalı bir şekilde kendine baktığını gören “Lübnanlı” Mehmet :
“Yürüyüşlerde bunların sırası İsrail ekibinin arkasında. İsrailli oyuncuların hepsi erkek, bunlarınsa hepsi kız. Dün İsrailli oğlanlar bu Lübnanlı kızlara laf atmışlar, sataşmışlar. Ben bir ara yanlarından ayrılmıştım, döndüğümde baktım az kalsın kavgaya tutuşacaklardı. Kadın benden iki ekibin sırada birbirlerinden uzak yerlere konulması için ricada bulundu. Ben de bunu komiteye bildireceğimi söyledim,” diye açıkladı.
“Kadın kara kaş, kara göz, bayağı havalı. Nasıl, uyumunuz iyi mi?” diye sordu Makedonya rehberi Adnan gülerek.
Bu soruda “Aranızda bir şey var mı? Varsa anlayalım!” şeklinde bir ima da yok değildi. Mehmet bunu anlamış bir şekilde “Seni gidi seni, sen yok musun sen!” dercesine işaret parmağını sallayarak konuştu:
“Benimle onlar arasında bir sorun yok ama onlar kendi aralarında anlaşamıyorlar.”
“Nasıl yani?” diye sordu Adnan.
“Ekibin başında dört tane öğretmen var. Üçü beden eğitimi, biri de biyoloji öğretmeni. Oyuncuların yarısı Fransızca, yarısı da İngilizce öğretim yapan iki farklı okuldan olunca araya rekabet girmiş. Bu nedenle kavga edip duruyorlar.”
“Neyi paylaşamıyorlar ki?” diye bu defa ben sordum.
“Aslında paylaşamadıkları gülünecek şeyler. Yürüyüşlerde tabelayı benim okulun öğrencisi taşıyacak, taşımalı. Niye mi? İşte şu şu sebepten… Niye önde yürüyenler hep senin okuldan da benimkinden değil?.. Veya benim öğrenciler iyi oynuyorlar, hata yapanlar hep seninkiler… Bunları öne sürerek habire tartışıyorlar.”
“Onlar da benimkiler gibi parasızlardan mı?” diye sordu Moldova rehberi İlker.
“Hayır, hayır, para var bunlarda. Çok süslerine, keyiflerine düşkünler. Ayrıca bir parfüm sürüyorlar, otobüste kokudan geçilmiyor. Bir de nasıl yüksek sesle konuşuyorlar anlatılır gibi değil. Dışardan biri kulak kabartsa otobüste sürekli kavga var sanır.”
Kazakistan ekibi rehberi Mine kısa boylu, kısa saçlı, hafif tombul, otuzlu yaşların daha başında biriydi. Düşünceli bir şekilde:
“Benim ekibin oyuncuları da hep kız ama sayıca azlar, sadece on kişi,” dedi. “Çok da çekingenler, hiç lobide oturdukları yok, varsa yoksa odaları. Aman bir de nasıl sigara içiyorlar, akıllara zarar! Bazen odalarına gittiğimde dumandan boğulacak gibi oluyorum.”
“İngilizcesi iyi mi ekip başkanının?” diye sordu İlker.
Bu soru Mine’yi düşünceli halinden çıkartıp güldürmeye yetti : “Ne gezer, hiçbirinin İngilizce bildiği yok. Türkçe anlaşmaya çalışıyoruz, çat pat Türkçe konuşuyorlar. Şiveleri çok farklı, bir de bazı kelimeleri bizim bildiğimizden daha farklı bir anlamda kullanıyorlar.”
“Ama yarışmada iddialılar galiba. Herkes eğlenirken, dinlenirken, onlar büyük bir ciddiyetle çalışıyorlar, az önce bir odada prova yaparlarken gördüm onları,” dedim.
Mine yine gülmeye başladı. Benim soru dolu bakışlarla kendisine baktığımı görünce :
“Hiç alakası yok. İşin aslı şu: Bunların yarışmadan haberleri ancak iki hafta önce olmuş. Apar topar ekip kurma, oynanacak oyunu belirleme derken çok az bir hazırlıkla buraya gelmişler. Bu nedenle başkanları olan kadın bunların canlarını çıkarıyor, sürekli prova yapıyorlar,” diye anlattı.
Makedonya ekibi rehberi Adnan bana dönerek : “İddialı ekip arıyorsan o Makedonya. Tek kelimeyle müthiş oynuyorlar, artı figür zenginlikleri göz kamaştırıcı. Ben çok halk dansları seyrettim ama bunlar gibi iyi oynayanına hiç rastlamadım. Diğer ekipleri de seyrediyorum, bunlara yaklaşan yok. İddia ediyorum, yarışmada birinci değil ikinci olurlarsa şaşarım,” dedi.
Bu sırada masaya yaklaşan Ukrayna rehberi Esin, Mine’ye hitaben :
“Var mısın köyün içinde bir yürüyüşe?” diye sordu.
“Tabii ki varım,” dedi Mine, hemen Esin’e katıldı. Mine’nin ayrılmasıyla masada hiç kadın kalmamıştı. Finlandiya rehberi Doğan:
“Mine’nin gitmesi iyi oldu, bazı şeyleri onun yanında konuşamadım, şimdi konuşabilirim” dedi.
“Gözlerin parladığına göre ilginç bir şeyler var kafanda. Ne anlatacaksın?” diye sordu Adnan manalı bir şekilde.
“Şu tarafa bir bakar mısınız!” dedi Doğan, eliyle denize yakın büyük bir ağacın altında kümelenmiş grubu gösterdi. Dikkatle baktığımda pek senli benli davranan, ellerini birbirinin omzuna atan, el şakaları yapan grup içinde bizden bazı görevlilerin de bulunduğunu gördüm.
Doğan gülümseyen bir yüzle başını sallayarak devam etti:
“O uzun boylu şoförü görüyorsunuz, değil mi? Hep kadın kızların peşinde. Benim gözümden bir şey kaçmaz, ben her şeyin farkındayım. Yarım saat önce büfede karşılaştık onunla. Bana ‘Guatemalı’lı kadınla bir gece geçirdim, ince bir bilezik verdim ona, bakalım bu gece de beni odasına alır mı?’ diye anlattı. Biz dün gece toplantı yaparken şoför kadını yatağa atmış bile.Yanındaki tıknaz şoförü görüyorsunuz, değil mi? O da dün gece bir kızı ayartmaya çalışıyordu.”
Çek rehberi Nuri, Mehmet’lerden uzun, cüsseli olanına dönerek:
“Mehmet, senin ekip başkanı kadına sarkanlar var, senin haberin yok. Nasıl oluyor bu iş?” diye sordu.
“Bana ne ya, alan razı veren razı olduktan sonra beni ne ilgilendirir. Bu tip yarışmaların doğasında bu tür kaçamaklar, aşklar, ilişkiler de vardır. Onlar için hem bir macera hem de bir ticaret oluyor bu. Ben hiç şaşırmadım Nuri ama senin şaşırman bana tuhaf geldi.”
“Ben niye şaşırayım ya, bence asıl şaşıran Doğan” dedi Nuri.
Bu konuda rehberler bir süre daha konuştular, güldüler, müstehcen fıkralar anlattılar. Lafın çürüdüğünü anladıkları zaman okey oynamaya karar verdiler. Okey grubunun dışında kalan Adnan ile İlker de tavlaya oturdular. Okey bilmediğim için ben bir süre tavlayı seyrettim. Oyunun beni sarmadığını görünce köyün içinde bir yürüyüş yapmak için kalktım.
